İnsan İsterse 3 Çıktı!!!

Aslında ben Eylül’ün başından beri bunu yazmayı düşünüyordum ama bir türlü zaman bulamadım.. Bu yazımın konusu İnsan İsterse – Azmin Zaferi Öyküleri 3. Bildiğiniz -veya bilmediğiniz- gibi bu serinin ilkinde de Ahmet Nazif Zorlu’nun başarı hikâyesini anlatan bir öykü yazmıştım. Hatırlamayanlar veya bilmeyenler buradan bilgi edinebilirler . Konsept danışmanlığını Mümin Sekman‘ın yaptığı İnsan İsterse 3’te de hayatımın sayılı filmlerinden biri olan The Pursuit of Happyness‘in kahramanı Chris Gardner‘ın başarı öyküsünü anlattım.

Bu filmi ne kadar çok sevdiğimi, konusunun beni nasıl derinden etkilediğini burada anlatmıştım. İnsan İsterse serisine o kadar çok uyan bir öyküydü ki bu, filmi seyrettiğim ilk günden beri bu seride yer alması gerektiğini düşünüyordum :) Bu öyküyü ne kadar keyifle yazdım anlatamam.. Benim için yazı yazmak zaten bir tutku; bir de sevdiğim bir konu ile birleşince tadından yenmedi.. (A) Chris Gardner hakkında baya bir araştırma yapmam gerekti tabi ki.. Yazımın bitimine doğru aramızda çoktan duygusal bir bağ oluşmuştu. Ama o bunu nereden bilsin elin Amerikalarında değil mi? Şu bir gerçek ki, öyküyü yazarken çok zorlandım. Çünkü hikâyeyi belli bir uzunlukta tutmak gerekiyordu ama hiçbir yerini kısaltmak istemiyordum. Bana kalsa Chris Gardner’ın en sevdiği ayakkabısının renginden, oğlu Christopher’ın çocukluk aşkına kadar her bir şeyi anlatacaktım. Ama işi Yasemin’in Penceresi‘ne çevirmenin bir anlamı yoktu tabi.. Yine de Mümin Sekman’la birlikte kısalttığımız her bir cümle için içimden bir parça koptu sanki.. :ühüh: Ama sonuç olarak ortaya güzel ve içime sinen bir yazı çıktığı için hepsine değdi :) Kitapta yer alan diğer öyküler de birbirinden ilginç, birbirinden güzel öyküler. Buradan diğer kahramanlarımızın kimler olduğunu öğrenebilirsiniz.

Yazımı özürle bitirmek istiyorum. Size bunu daha önceden duyurmam gerekirdi. Lâkin arkadaşlarımdan bazıları -hatta birçoğu- beni bu yüzden azarladı.. Neden böyle bir şeyi sitende duyurmuyorsun, daha çok insanın bu kitabı alıp okumasını sağlamıyorsun diye.. Ayrıca fark ettim ki arkadaşlar, birbirinizden habersizce neredeyse hepiniz bana “ilk okuyan benim di mi?” sorusunu sordunuz :Ç Ama ilk okuyanızın hanginiz olduğunu hiçbir zaman söylemeyeceğim (6) Buradan bana en başından beri “yazar olacaksın, yazar olacaksın, bu kabiliyetini harcama, siteni nadasa bırakma” diye diye bana destek veren Serhat’a, “git yazı yaz da başımızda dır dır etme, biraz oyalanırsın hem bizi de rahat bırakırsın” diyen Akın’a sevgiler, saygılar efenim.. İşte size iki ayrı teşvik örneği :Äž Şimdi görevimi başarıyla tamamlamanın verdiği mutluluk ve sabahın benim üzerimde bıraktığı rehavetle yatıyorum.. Tabi önce bir The Damnwells – Keep A Little Organ in You dinlemek iyi gider.. -Teşekkürler Cem, şarkı süpperr :M -İyi geceler. -ya da iyi sabahlar mı desem 8-)

Bir Arkadaşım(!)…

İnsanoğlu gerçekten de anlaşılmaz varlık.. “Yine neyimizi gördün Tuğçe?” dediklerini duyar gibiyim kendilerinin. Gördüklerimden bir tanesine değineyim bu yazıda efendim..

Neden bazen kendimizi gizleme gereksinimi duyarız? Kendimizden utandığımız için mi, başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceğinden tedirgin olduğumuz için mi, kendimizi rahatsız hissettiğimiz ve aptal konumuna düşmek istemediğimiz için mi yoksa sadece bir istem dışı hareket olarak mı? İşimize gelmeyen şeyleri başkalarının üzerine atmakta üstümüze yok! En basiti şu meşhur “ben değil, bir arkadaşım” cümlesi. Gerçi son zamanlarda biraz(!) akıllandık ve bu cümleyi sadece “bir arkadaşım” şekline getirdik. Çünkü “ben değil” kısmını dahil ettiğimiz zaman karşımızdakinin “yarası olan gocunur” deme ihtimâli pek bir yüksek..

Bu cümlenin kendini gösterdiği başlıca yerlerden biri eczanelerdir. Bir arkadaşım eczacı olduğundan bu konuda yeterince bilgiye sahibim :) Bazı insanlar özel ve kişisel ürünleri isterlerken nedense “kendime değil, bir arkadaşıma” veya “bir arkadaşıma lazımmış da” cümlesini kullanma gereği duyuyorlarmış. Eczacı sanki “kime alıyorsun sen bunu bakayım hımm?” diye soracakmış gibi.. Diğer bir yer ikili ilişkilerdeki tartışma ortamıdır. “Ben o barı biliyorum çok güzel ortam var insan hemen ısınıyo..” “Nerden biliyosun sen o ortamı bakiym? Gittin mi yoksa?” “Yok canım, bir arkadaş gitmişti de, o anlatıyordu“. Veya, “sevgilim, aldatma konusunda ne düşünüyorsun? Mesela sen affeder misin böyle bir şeyi?” Şüpheli bakışlar karşısında yine “bir arkadaşım” yalanı.. Aslında insanın en iyi arkadaşı kendisidir, diye düşünecek olursak– böyle bir şey düşünmeyin, hinlik yapmayın! :oklava:

Bazı insanlar da tezini savunmak ve hatta kendilerince kanıtlamak için uydururlar “bir arkadaşım” hikâyesini. Fakat burada işin ilginci bir arkadaş olmadığı gibi kendileri de yoktur. Yani bu eylemi yapan yoktur; sadece doğru söylediğini ispatlamak(!) için kullanırlar. “Bak bu dediğim doğru; bir arkadaşım yapmıştı dediğim gibi olmuştu”. Ne kadar bilimsel bir açıklama değil mi?

İşin bir de kötü tarafı var. Gerçekten bir arkadaşımızın yaptığı bir şeyi söylerken yalancı çoban gibi hissetme ihtimalimiz yüksek. Bu sefer kimse inanmayacak bize.. Yine de merak etmeden de edemiyorum; var mıdır acaba aslında kendisinden bahsettiği halde “bir arkadaşım…” diye başlayan cümle kurmayan? 8-)

Hayat Bana Neler Öğretti?

    Son günlerde nedense insanlar yaşımı çok sormaya başladı. Ben de yaşımı söylüyorum tabi ki ama bir yandan da bu yaşa geldim ve önceki yıllara göre ne kadar yol kat ettim? Bu yıllar bende neler değiştirdi veya beni nasıl etkiledi? İnsanın karakterinin değişmesi çok zor ama şekillenip gelişmesi kaçınılmaz. Bu gelişme iyi yönde de olabilir, kötü yönde de. Ben, kendimdeki değişiklikleri şöööyle bir düşünmeye karar verdim ve ortaya iyi veya kötü yönde olduğu sizin takdirinize kalmış birkaç şey çıktı:

    1) Bir konuda sapkınlık derecesinde kararlı olan birinin fikrini bir-iki denemeden sonra değiştirmeye çalışmamayı, aslında farklı bir şekilde bakarsa daha farklı görebileceğini anlatmaya teşebbüs etmemeyi öğrendim.
    2) Fikirleri ve davranışları benimkilerle aynı doğrultuda olmayan insanları oldukları gibi kabullenmekle ve şartların gerektirdiği üzere onlarla ilişkilerimi sürdürmekle birlikte fazla samimi olmamayı, öylesine görüşmeyi öğrendim.
    3) İnsanlara olan fedakârlığıma ve iyiniyetime karşılık alamayınca hayalkırıklığına uğramamayı öğrendim. Çünkü anladım ki bu hayatta çoğu insan kendi derdinde ve onlar için asıl önemli olan kendi isimleri, kendi hayatları. Dolayısıyla artık en baştan onlardan karşılık almayacağım mantığıyla davranmayı öğrendim. Tabi bu hayatımda büyük yer kaplayan ve çok değer verdiğim insanlar için geçerli değil. Hem zaten onlar “dost” kriterlerine yeterince sahipler.
    4) Eski Tuğçe’nin tersine; insanları giyinişlerine, süslenişlerine, tiplerine göre değerlendirmiyorum artık. Herkesin tercihleri farklıdır ve bu hayatı istedikleri gibi yaşarlar. Kendilerine ve bana zarar vermedikleri sürece benim için onların fikirleri, davranışları ve karakterleri ön planda.
    5) Artık hiçbir şeye “olanaksız” gözüyle bakmıyorum. Çünkü son 2 yıldır olanaklılığına hiç ihtimal vermediğim olaylar yaşadım. Gerçekten istenildiği takdirde elde edilemeyecek şeylerin çok az olduğuna ikna oldum. Paulo Coelho‘nun Simyacı adlı kitabında bahsettiği gibi sen bir şeyi bütün varlığınla istersen evren o isteğin için birlik olur fikrine tamamen olmasa da yavaş yavaş inanmaya başladım. Tabi sırf bu cümleye inanarak George Clooney veya David Boreanaz’ın sana aşık olması, Angelina Julie’nin Brad Pitt’ten ayrılıp seninle evlenmesi gibi şeyleri de istemeyiver, abartma! :oklava:
    6) Büyük konuşmamayı öğrendim. Eskiden kesin ve sert ifadelerle yapmayacağımı veya doğru bulmadığımı söylediğim şeyler vardı. Ama şimdi olaylara ve insanların tercihlerine daha esnek bakabiliyorum. “Doğru” kavramını sorgulamaya başladım. Eskiden “doğru değil” dediklerimi gözden geçirdim ve aslında bu genellemelerin çok da “doğru” olmadığını fark ettim. Zaten herkes kendi doğrusuna göre yaşamıyor mu? Eğer öyle olmasaydı tek tip bir doğru olurdu.
    7) Geriye dönüp baktığımda hata/yanlış olarak nitelendirdiğim hiç bir olayı yaşadığım için pişman değilim. Hepsinden ders almayı ve bana hata nedir onu gösterdiği için onların değerini bilmeyi öğrendim. Eğer o hataları görmeseydim doğruyu bilemezdim de bulamazdım da.
    8) Korkularımdan korkmamayı, endişelerimden endişelenmemeyi öğrendim. Korkularımı korkutmayı henüz başaramamış olsam da en azından onların varlığının hayatıma bir anlam verdiğinin ve endişesiz bir hayatın aslında amaçsız bir hayat olduğunun farkına vardım. Tabi kararında olması şartıyla.
    Ama asıl düşündüğüm ve düşününce dehşete düştüğüm şey, gecenin bu saatinde bunları nasıl toparlayıp yazdığım :hıı: Demek ki o kadar zor değilmiş ve sıra sizde olsun. Sizdeki değişmeler neler hiç düşündünüz mü? Ne kadar yol aldınız veya gerilediniz kendinize sordunuz mu?

Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak

     Dün bir kitaba başladım. Hazır birinci vizelerim bitti ve 2 hafta boşum artık kitap okuyabilirim dedim. Mide doktorumun önerdiği kitaplardan biri olan Dale Carnegie’nin Üzüntüyü Bırak Yaşamaya Bak adlı kitabını aldım elime. Önce bu kitabı nasıl yazdığını, ne gibi aşamalardan geçtiğini, amacının ne olduğunu; sonra da bu kitabı nasıl okursak faydalı olacağını anlatıyordu. “Bu Kitaptan En İyi Biçimde Yararlanabilmeniz İçin Dokuz Öneri” başlıklı yazıya geçtim ve 3. maddede nedense çok güldüm. Aslında çok komik değil ama ruhsal halim nedeniyle mi bilemiyorum o an çok komik geldi ve baya bi güldüm. Garibim, biliyorum ve sizi daha fazla merak ettirmeden yazıyorum meşhur 3. maddemizi:

     “Kitabı okurken zaman zaman durun ve okuduğunuz şeyler üzerinde düşünün. Kendinize her öneriyi nasıl ve ne zaman uygulayabileceğinizi sorun. Bu tür bir okuma, arkadan atlı kovalıyormuş gibi okumaktan çok daha yararlı olacaktır.”

     O “arkadan atlı kovalıyormuş gibi” kalıbı bu cümlede komiğime gitti. “arkadan atlı kovalıyormuş gibi kitap okumak”! Çok güzel ya! :Ç [Üzüntüyü fazla bıraktım, yaşamaya fazla baktım galiba; daha kitabın başında dellendim baksanıza :Ç ]

Ünlü Olmak Güzel Şey! Oldum, Oradan Biliyorum :P

Nasıl mı? Anlatayım.. Geçtiğimiz sömestr tatilinde bir gün Burcu’yla İktisat çalışmıştık ve ayrıldıktan sonra Beşiktaş’tan Ortaköy’e yürüdüm. Eve geldim, o akşam sitemin “Bana Ulaşın” bölümünden gelen bir maille karşılaştım. O gün Beşiktaş civarlarında bulunup bulunmadığımı soruyordu. Belki de ben değildim ama yürüdüğümü görmüş. Saatini de doğru söylemiş. E benden başkası da olamazdı herhalde :) İki hafta önce de Beşiktaş’taydım yine. Kabalcı’da kendimi kaybetmiş bir şekilde geziniyordum. Zaten oraya girdim mi oldum olası çıkamam ya neyse.. Sonra karşıda 19-20 yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim iki çocuğun bana bakarak konuştuklarını fark ettim. Bir tanesi gelip “Pardon, sen Tuğçe misin?” dedi. “Evet de? :hıı: ” diye sordum. “Hani blogun var di mi?” Bir cevap veremedim önce kal: Sonra gülümseyerek başımı salladım. “Ya gerçekten oku oku doyamıyoruz çok güzel yazıyorsun bir kitapta filan yazmayı düşünmüyor musun?” diye sordu. İçimden havalara girmek geldi ama girmedim, kahretsin alçakgönüllüyüm :Äž Ben de zaten “İnsan İsterse” adlı kitapta bir yazımın çıktığını, onu alabileceğini söyledim. Hazır Kabalcı’daydık da, üst kata çıkıp aldılar :Ç Diğeri de “abi bak ben demiştim yazar olacak kız” dedi benim duymadığımı zannederek. Ben de gülüp çıktım oradan. Bütün havam değişmişti tabi, artık tanınıyordum :Ç

Üçüncü olay da ilkokul arkadaşlarımızla buluştuğumuz gün oldu. Ayrıldıktan sonra eve yürürken bir kız -15 yaşlarında filandır- “aaa Tuğçe abla?” dedi. Ben de bön bön baktım. Tek kelimeyle bön bön ama! Bir akrabamızın çocuğu/yeğeni/kuzeni/torunu olabilir mi diyerekten bütün ihtimalleri kafamdan geçirdim; ama ı-ıh, çıkaramadım. O da beni siteden tanıdığını ve çok tatlı olduğumu söyledi (A) Özellikle tatlılarla ilgili yazılarımı beğeniyormuş :Ç Sonra bir hevesle “Ortaköy’de mi oturuyorsun yoksaaa?” diye sordu. “Evet” deyince nedense çok sevindi ve “Bir gün dondurma yemeye gideriz o zaman” dedi :Ç Bu espriyi yaptıktan sonra da “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti” yazısında yazdığım “Aslında beni yurda gönderirken annemin ‘kızım dikkat et bak gel benimle, sana dondurma alıcam diyenlerle sakın gitme tamam mı?’ diye uyarması gerekiyor” cümlesini hatırlattı kal: Nasıl da hafızasında yer etmiş şaştım kaldım. Asıl şaşıp kaldığım olay ise daha 2 dakika önce tanımadığım birisine dondurma sözü vermem :| :Ç

Yaaa, işte böyle… Şöhretin merdivenlerinden yüksek adımlarla çıkıyorum adeta :Äž