Evanescence – Amy Lee Ne Anlatmak İstiyor?

Bu yazıyı internette görünce hayran kalmıştım, gülmekten kırılmıştım ve ne kadar doğru olduğunun farkına varmıştım. Evanescence’ı hepimiz bir şekilde ya dinlemişizdir, ya da dinlemeye maruz kalmışızdır -sevmiyorsak kendilerini-. Bilmiyorum fark ettiniz mi ama aşağıdaki yazıda da görebileceğiniz üzere hatun sürekli ölümden bahsediyor! Peki hangi şekillerde bakalım (internetten bulduğum için İngilizcesini yazacağım önce):

“… death, dying, someone else dying, someone who has died, Jesus, love, loving someone who is dying, being in love with someone while dying, dying while trying to love someone, someone dying while crying, dying while trying to love someone who is dying, dying outside, thinking about dying, pretending to die, sleeping and dying, trying not to sleep while loving something while dying, dying while dying, coming to life and dying, dying again, and of course angst.”

“… ölüm, ölmek, başka birinin ölmesi, ölmüş olan biri, İsa, aşk, ölen birisini sevmek, ölürken birisine aşık olmak, birini sevmeye çalışırken ölmek, birinin ağlarken ölmesi, ölen birini sevmeye çalışırken ölmek, dışarıda ölmek, ölmekle ilgili düşünmek, ölüyor gibi yapmak, uyumak ve ölmek, ölürken bir şeyi severek uyumamaya çalışmak, ölürken ölmek, hayata geri dönmek ve ölmek, tekrar ölmek, ve tabi ki korku.”

Ne kadar yerinde bir tespit olmuş, değil mi? :Ç

OK Go – Here It goes Again

Alttaki videoyu Cem nam-ı diğer iyiinsan taaaa okullar kapandığı zaman göndermişti bana. Peki benim şimdi nerden aklıma geldi? Mis gibi tatilimden dönüp, ikinci yerdeki stajıma başladım ve iş gereği (!) bütün gün oturuyorum! E otur otur nereye kadar?!? Biraz önce bu aklıma geldi ve benim yürümem lazım, en azından bi spor yapmam lazım diye düşündüm. E hal böyle olunca aşağıdaki klip de hafızamda canlanıverdi. Canım bu abilerin yaptığını yapmak istedi ama gel gör ki bende ne o cesaret, ne de o enerji var. Bütün enerjimi oturmaya harcıyorum :Äž Evet, şimdi bu şaheseri görelim..

UYARI: Sakın kendi başınıza denemeyiniz! Gerekirse bize haber verin, OK Go grubundan bi abimizi çağıralım, onun eşliğinde hep birlikte yapalım bu hareketleri.

Gaf Üstüne Gaf

     Dün, Music History and Appreciation (Müzik Tarihi) dersimiz vardı. Hocamız Berna Sidi, hepimizden bir operaya gitmemizi ve ondan edindiğimiz izlenimi de ödev olarak en geç 1 Haziran’a kadar vermemizi istemişti. Dün de hoca ile bir öğrenci arasında, bununla ilgili çok güldüğüm (daha doğrusu sınıfça çok güldüğümüz) bir konuşma geçti. Söz açılmışken arkadaş sordu:

     -Hocam şarkıyı çalarken- –
     -Beste!
     -İşte, besteyi çalarken, neden o çubukları sallayan adam o kadar heyecanlanı- –
     -Orkestra şefi!!!

     Hocamız sonra bize dönüp “Dönem bitiyor ama hala öğrenemediniz, neyse öğrenirsiniz dönem sonunda” dedi hafif bir tebessümle. “şarkı” konusundaki hata tamam da, sen git koskoca orkestra şefine, o karizma adama “çubukları sallayan adam” de :Ç

     Biz öğrenciler alemiz valla :Ç

Dehşet!!!

Ne zamandan beri aralıklı aralıklı aklıma geliyor da bir türlü kısmet olmadı yazamadım :) 2 veya 3 hafta önce Ortaköy‘ümde yürürken birdenbire karşıdan süper, egzantirik, havalı, karizmatik, ağız sulandıran, hayran bırakan, üstü açık bir (bir delikanlıdan bahsetmediğimi “üstü açık” dedikten sonra anlamanız gerekirdi :Äž ) araba geliyordu. Ne de güzel görünüyordu… Hayran kalmıştım adeta. Ama bu manzarayı bozan, bu muhteşem anın tadını kaçıran bir şeyler vardı sanki. Evet, evet kesin vardı. Üfff, bir yerden Müslüm Gürses sesi geliyordu. Etrafımdaki evlere bakıp bu ses hangi camdan geliyorsa o cama taş atmaya karar vermiştim; ama bir yandan da gözlerimi arabadan alamıyordum. Veee sonunda o acı gerçeği anladım ki o ses arabadan geliyor!! Sonra arabaya ağlamaklı gözlerle bir cümle fısıldayıp boynumu bükerek oradan uzaklaştım:

“Seni uzaktan sevmek, sevmelerin en güzeli…” :ühüh:

Şarkı Söylemek Lazım

     Burada bas bas bağırdığım üzere sınavlardan fenalık gelmişti (hala gitmedi) ve Pazar akşamı televizyon seyretmenin hakkım olduğunu düşündüm. İstatistik kitabım önümde, ben televizyonun karşısında geçinip gidiyorduk. Annemle anneannem de birşeyler seyrediyorlardı. Show TV’deki “Şarkı Söylemek Lazım”a takıldık. Jüri üyelerinin, yarışmacıların, şarkıcıların ve sunucunun arasında o kadar komik konuşmalar geçiyordu ki, en sonunda dur yazayım bir kenara şunları dedim. Geç kaldım yazmak için ama yakalayabildiklerim şunlar:

 

Didem Uzel: Yani sonuçta burada sonsuza kadar kalacak değiliz. Kök salmayacağız, sırayla gideceğiz.
Behsat Uygur: Tabi ki, hiçbirimiz saksı değiliz.
_______________
Yeliz: Biz bu şarkıyı annemle babama söyledik. Yani ben söyledim. Semih de katılıyo bana.
Semih Saygıner: Ben de burada öğrendim katıldığımı.
Behsat: Yani nası katılıyor? Burada mı katıldı?
_______________

Erol Büyükburç: Televizyon bir kaktüstür.
_______________

     Bunların dışında sanatçılarımızın Türkçemizi ne de güzel kullandığıyla ilgili birkaç örnek de vereyim:

Yeliz: Nonstop çalıştık. (Madem nonstop kelimesi kullanılıyor, bari “nanstop” diye telaffuz edilse. Yazıldığı gibi okunmaz ki!)
Fuat (MFÖ’den): Ben bu şarkıda balance hissedemedim.
Ferda Anıl Yarkın: Ben Helin’in performansını beğeniyorum. Sona kaldıysak napalım, no problem.

     Bu malzemelerden sonra her Pazar bu programı izleyip size böyle bir demet sunmaya karar verdim :)