LITTLE MISS SUNSHINE

little-miss-sunshine.jpg The 40-Year OldVirgin (Kırk Yıllık Bekar) filminin baş rol oyuncusu Steve Carell ve No Reservations (Aşk Tarifi) filmindeki küçük kızı canlandıran Abigail Breslin bir filmi seyretmek için yeterli sebep olsalar da bu filmi seyretmek için bunun haricinde bir çok sebep daha var.

Bir karı-koca, bir bacanak, bir büyükbaba, iki tane de çocuktan oluşan bir aile. Öyle bir aile ki, birlikte gülünç duruma düşüyorlar, birlikte rezil oluyorlar, tek başına olduklarında kaldıramayacakları şeyleri çoğunluk sağlayarak kaldırılabilir hale getiriyorlar.

Aile bağlarının ve bu bağ ile birbirine bağlanmış insanların birbirleri uğruna yapabilecekleri uç şeyleri görebilirsiniz bu filmde. Mesela aşağıdaki resimde görebileceğiniz üzere, evin delikanlısı Dwayne’i hiçbir güç başka bir şehre götüremezken, küçük kız kardeşinin anlamlı bir bakışından ve sarılışından sonra kendiliğinden harekete geçmesi, kelimelerin bir insanı ikna edemediği veya istediğini yaptıramadığı halde küçük bir jest ile nasıl yumuşayabildiğinin göstergesi.

little-miss-sunshine-2.jpgBu ailedekiler normal değil. Hepsinin kafasından bir sorunu var; ama ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ misali hepsi birbirine yardım ediyor, bencilliğin “b”sini bilmiyorlar. İçlerinden biri herhangi bir konuda pes edecek gibi olsa hemen diğerleri onu toparlıyor ve kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bir hedefleri var; film boyunca yapmaya çalıştıkları bir şey var ve ona ulaşmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Önlerine çıkan zorluklara ve bunların üstesinden nasıl geldiklerine şaşar kalırsınız. Bu süreçte vazgeçenler oluyor, sıkılanlar ve canına tak edenler de oluyor. Ama onları ayakta tutan bir diğerinin söylediği sözler oluyor. İşte hayran kaldığım cümlelerden birkaçı:

“Gerçekten, bence Dwayne’den bir şeyler öğrenebiliriz. Dwayne’in bir ülküsü var. Bir rüyası var. Benim rüyam olmayabilir, sizinki de olmayabilir. Ama bunu, büyük bir inanç ve dikkat ile takip ediyor.”

“Alaycılık, kaybedenlerin kazananları kendi seviyelerine çekme çabasıdır.”

“Kaybeden nedir biliyor musun? Gerçek kaybeden kazanamamaktan çok korkan insandır, onlar denemezler bile. Sen deniyorsun, değil mi? –Evet. – Öyleyse sen kaybeden değilsin.”

İşe yaramaz, külüstür bir minibüsle neler başarılabileceğini görmek ister misiniz? En umutsuz anlarda bile hayalkırıklığına uğramamanın sırrını öğrenmek ister misiniz? Bir şeyi gerçekten çok istemenin ne demek olduğunu ve bu uğurda neler yapılabileceğini seyretmek ister misiniz? O zaman “Little Miss Sunshine” (Küçük Gün Işığım) tam size göre. Bir büyükbabanın şikayetleri, bir delikanlının asiliği, bir babanın endişeleri, küçük bir kızın hayalleri, bir annenin her şeyin rayına oturmasını sağlayan becerikliliği; böyle bir ailenin içine düşmüş bir dayının şaşkınlığı ile bir araya gelince buyurun size cümbüş :)

Buradan, bana bu filmi beğeneceğimi söyleyip DVDsini veren Mümin Sekman‘a çok teşekkür ediyorum. Kendisi haklı çıktı; çok beğendim :)

TÜRK FİLMİNDEN BİR KARE

Stajım bittikten sonra bir gün bile evde durmayan ben, annemin “evi otel gibi kullanıyorsun valla, bi yüzünü göremiyoruz” demesinden sonra en azından Cumartesi günü evde kalmaya karar verdim. Aylar oldu şöyle bütün gün evde kalmayalı. Dolayısıyla evde ne yapılabileceğini unutmuşum. Ben de Garfieldgillerden olduğum için kanepeye sindim ve tembel tembel televizyonumu seyretmeye başladım. Bir Türk filmine takıldım. Muhtemelen on bininci kez seyrediyordum bu filmi ama hafızamdan çabuk silinmiş olmalıydı ki bazı sahneleri daha önce görmemiş gibiydim. İşe anlam veremediğim ve öylece kaldığım sahnelerden biri:

Fakir ama gururlu bir delikanlı ve genç ve güzel bir kızın hikayesi anlatılır. Bunlar gayet saf ve temiz duygularla birbirini sevmektedir. Fekat gel gör ki bu kızımızda gözü olan ırz düşmanı bir herif vardır. Ve bir gün bir yolunu bulup kıza saldırır. Kız kurtulmaya çalışır ama adamın kolları öyle kuvvetlidir ki çoktan onu sarmıştır bile. Kız adamdan kurtulmak için çırpınırken ve bu sırada “bırak beni, Allah’ımmm bu da mı olacaktı! Bırak diyorum sana hayvan herif” gibi cümleler sarf ederkene kahramanımız gelir ve sevgilisiyle bu adamı bu halde (!) görünce önce bir kalır, sonra direk adama hokkalı (!) bir tokat veya yumruk veya her ikisini birden savurur. Ve trajedi burada başlar. Buraya kadar her şey normaldir –hadi normaldir diyelim-, adamı hakladıktan sonra kıza dönüp “bana bunu da mı yapacaktın Nalan?!?! N’olamaz, oysa sana güvenmiştim, ne adi ne aşağılık bir kadınmışsın!” deyip bir tokat da ona patlatır. Yahu görmüyor musun kızcağız orada çığlık çığlığa birinin onu kurtarmasını bekliyor, adamın elinden kurtulmak için kendini paralıyor; sen de gelip onun seni aldattığını söylüyorsun. Maalesef ki hemen hemen her Türk filmindeki kahramanımız kör oluyor.. :^) Ne yazık.. Daha da yazık olanı, aslında o kadının kendisini aldatmadığını seneler sonra bir şekilde öğrenir ve barışırlar. Aslında o an kendisini aldatmadığını görmesi mümkünken neden seneler sonra anlamayı seçerler bilemiyorum. Bir 10 sene sonra filan durup dururken “ya benim kız aslında bağırıyordu orada ben sinirle duymamış olabilirim, insan olgunlaşınca daha mantıklı düşünüyor.. Kurtulmaya çalışıyordu ama ben her şeyi mahvettim hemen gidip onu bulmalıyım” diye mi düşünüyor anlamıyorum :^)

Film bittiğinde yerimden kalktığımda kanepede bir Tuğçe figürü oluşmuştu. Sonra bütün gün evde aptal gibi dolaştım. Ağırlık çöktü, tembellik bastı vs vs. Sanırım evi otel gibi kullanmaya devam etsem iyi olacak.. Şu anda da evden çıkarayak yazdım bu yazıyı. Şimdilik hoşçakalın!

Tuuce’nin Cinayet Geceleri..

İş çıkışı bir arkadaşımla buluşup kumpir yedikten sonra eritmek(!) için eve kadar yürüdüm. Kulağımda kulaklık, yürüyüş şarkıları dinlerken birden canım yine film seyretmek istedi. O an, yolun ortasında film versen oturup orada seyrederdim, o derece. Nedir bana böyle birdenbire gelen film dalgası anlamıyorum. Aslında sebep olan kişi kendini biliyor da neyyyysseee.. :) E son 1 haftadan beri o kadar çok filmden konuştuk ki olacağı buydu!

Eve gelince önce çayımı içtim huzura kavuştum. Sonra da Şebelemettin’ime. Açtım Şebelemettin’i, taktım filmi ve başladım seyretmeye. Neden bu kadar çok cinayet filmini sanki bütün günler torbaya girmiş gibi ard arda seyrediyorum anlamıyorum. Kaç günden beri içim dışım cinayet oldu 8-) Demincik bitti film ve yine büyülendim. Hangi film olduğunu sonra anlatırım size ama asıl sorum şu:

Madem bu senaryoyu yazanlar insanı hayran bırakacak kadar etkili cinayetler düşünüyorlar, neden kendileri bu planı kendilerine saklayıp birer katil olmuyorlar? Yoksa hayatta öldürecek kimseleri yok mu? *-)

Filmden sonra hemen uyuma ve rüya görme deneyimlerim devam ediyor. Ben hemen uyuyacağım şimdi. Bakalım bu gece kimleri öldüreceğim veya kim beni öldürecek :Ç Aksiyonlu bir gece daha beni bekliyor.. :parlak:

LUCKY NUMBER SLEVIN

luckynumberslevin.jpgBir önceki yazımda söylediğim filmdeki Bruce Willis rolü beni kesmedi. Hemen başka bir Bruce Willis filmi seyretmeliyim dedim. Bir de Josh Hartnett, Morgan Freeman ve Lucy Liu da işin içine girince bu filmi seyretme de yanında yat! Aldım Şebelemettin’imi yatağıma, ben de oturdum yastıkların üzerine ve bir güzel seyrettim!

Aslında bu film bende çoktan beri vardı ama dün Akın’ın zorlamaya kaçan kuvvetli tavsiyesi üzerine aklım çelindi ve seyretmenin zamanı geldi diye düşündüm. Nasıl bir filmdi..

Kusursuz bir cinayet filmiydi. Başlarında ne olduğunu anlamakta zorlandım. Bu kimdir ne yapıyordur, haydaaa bu da nerden çıktı, ee diğer adama ne oldu gibi sorular beynimde belirirken bu kadar çok karmaşıklıktan canım sıkılmıştı. Ama ortalarından itibaren tüm bu karışık sahneler bir araya gelmeye başladı ve film iyice sardı. Ve şunu söylemeliyim ki, bir filmin sonunda, film boyunca sürüp giden birbirinden bağımsız gibi görünen sahneler ve olaylar ancak bu kadar güzel birbirine bağlanabilirdi!

Ben bu filmi nasıl seyrettim?

lucky-number-slevin-2.jpgFilm boyunca birdenbire kendimi gözlerim fırlamış, ağzım açık şekilde bulduğum çok oldu. Cinayet sahnelerinde yüksek sesli bir “ııyykkk” +o( efektiyle de apartman sakinlerini meraka sürüklemiş olabilirim. Gecenin bir yarısı olduğu için kulaklıkla seyrettim ve heyecanlı sahnelerde ne kadar ses çıkardım bilemiyorum. Panik stres bir insan olunca böyle bir filmi sıfatınıza uygun olarak seyrediyorsunuz ne de olsa.. Sık sık elim aracılığıyla ağzımı kapattım; çünkü başka türlü kapanmak bilmiyordu. Suratım kal:, :S, ^o), *-), kal: beşgeni arasında gidip geldi.

Eğer cinayet, bilmece-bulmaca tarzındaki filmleri seviyorsanız kaçırmayın derim. Film boyunca sarf edilen karizmatik cümleler de hoşunuza gidecek. Mesela;

lucky-number-slevin-3.jpg-Birisi seni öldürmeye çalışıyor.
-Kim?
-Ben.
Vee booommmm.. İzlemeyenler olduğu için bu diyaloğun kimin arasında geçtiğini söylemiyorum. Veya;
“Eğer birisi ilk kez sana “at” derse burnuna bir yumruk patlatırsın; ikinci kez sana “at” derse sen de ona “ayı” dersin; üçüncü kez sana “at” derse belki de alışverişe çıkıp nal alma zamanı gelmiştir.” cümlesi..

Haftasonları geceleri film seyredip yattığımda rüyamda onlarla ilgili şeyler görüyorum. Bence siz de deneyin, ilginç oluyor. Geç saatte izlediğim için izledikten hemen sonra uyuyorum ve kendimi o filmin içinde buluyorum. Yarın da geçen hafta seyrettiğim bir filmi anlatırım artık.. Şimdilik bu kadar yeter. :) Vee, sağol Akın, dediğin kadar varmış kırk yılda bir doğru bir şey söyledin :Äž

Perfect Stranger

perfect-stranger.jpg Yazıma başlarken, öncelikle üzgün ve süzgün olduğumu belirtmek isterim. Bu staj yüzünden ne internette doğru dürüst zaman geçirebiliyorum, ne arkadaşlarımın bloglarına girip yorum yapabiliyorum -ki günlerden beri aklımda olduğu halde-, ne kendi siteme zaman ayırabiliyorum, ne de bırakın sitemi kendime zaman ayırabiliyorum. Bugün Cuma ya, hadi dedim kendime zaman ayırayım da film seyredelim annemle şöyle bi güzel. Hafta ortasında aldığım onlarca filmden birini taktık bilgisayara. Öylesine seçilmiş bir film değildi tabi, Cuma gününe yakışır bi film olması lazımdı ki bu, içinde Bruce Willis‘in olacağı bir film anlamına geliyordu. Bir de Halle Barry işin içine girince, ohoo bundan iyisi Şam’da kayısı. Filmi seyrederken de kayısı yedim, ilginç..

Halle Barry’yi Gothika ile tanıdım, sevdim; o film de başlı başına bir konu zaten. Bruce Willis’i doğduğumdan itibaren sevmiştim. Onun için doğmuşum adeta ama sanırım benim varlığımdan haberi bilem yok :ühüh: Sakın Ediz‘e söylemeyin hee! [Bilmeyenler için ==> tıklayın, bilin.] Neyse, ben “Perfect Stranger” filmine geçeyim..

Artistlerine bakarak ağzımızın suyu akar bi şekilde geçtik filminperfect-stranger-2.gif
karşısına. Lâkin başları sarmadı, ortalarına doğru sarar gibi oldu, orta-son sahnelerinde biraz daha sardı ama bu sarma meraktan doğan bir sarmaydı, sonunda ise resmen sarmaktan öteye geçti donup kaldık kal: Gerçi film başlamadan önce imdb‘den ortalamasına bakmıştım ve harika bir şey beklemiyordum. Genel itibariyle vasattı ama kesinlikle ilginçti ve beklenmedik bi sonu vardı. Şimdi aslında “beklenmedik bi sonu vardı” cümlesi olan film yorumlarına gıcık kaparım ama aynısını ben yaptım 8-) Bu cümleyi okuyan insan zaten en beklenmedik sonu düşünmekten filmi seyredemez! Muhtemelen size yaptığım şey de bu oldu -tabi filmi seyretmeyi düşünüyorsanız-. Bu filmde başka artistler oynasaydı, “benim için zaman kaybı oldu” diyebilirdim ama bu şartlar altında diyemeyeceğim. Buradan da oyuncuların, vasat bir filmin çekici hale getirilmesinde oynadıkları rolü görüyoruz. Ama yine de bir filmden sonra bir insanoğlunun o filmi seyrettiği için nasıl zevkinden şüphe duymasına sebep olunur ve bir film nasıl mükemmel bir şekilde ezilebilir, tam film sırasında mesaj atan Cem arkadaşımızdan öğrenebiliriz. Filmden sonra cevap attığımda işte gelen yorum:

“İğrenç bir filmdi o ya… ben sinemada izlemiştim. bruce ‘ben yan sete gelmiştim, ne işim var bu filmde’ der gibi duruyordu… halle’yi de zaten sevmem.” kal:

Peekiii, bu filmi size tavsiye etmek çok isterdim ama o kadar küfür almaya hiç niyetim yok. He benim gibi artist meraklısıysanız, biraz da gerilmek istiyorsanız kaçırmayın derim.