Sinema Film Seyretmek İçindir!

Bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, devamlı bir meşguliyet hâli, zaman kavramını yitirmek; ama yine de eğlenmek ve kısacık anlara çok şey sığdırmak.. İşte üniversitedeki son dönemimin kısaca -hatta çok kısaca- özeti.. Mezun biriyim artık. Yurt hayatım sona erdi :( Çok güzel bir 4 sene geçirdim. Bununla ilgili yazacağım çok şey var ama ben sonraya saklıyorum; çünkü ekranın karşısında tekrar duygulanıp sular sellerle uğraşmak zorunda kalmak istemiyorum.

Benim için yaz tatiline girmek her ne kadar gezmek, tozmak, eğlenmek anlamına gelse de öldürücü sıcaklarda evde oturup film seyretmek ve kitap okumak da ayrı bir zevk. Bilenler bilir, film hastasıyımdır. Hele yazın, özellikle geceleri korku, gerilim filmleri seyretmeye bayılırım. Onların rüyama girip beni maceradan maceraya sürüklemesine ayrıca bayılırım –evet, mazoşistim-. Ali’yle geçen haftalardaki bir buluşmamızda sinemaya gitme kararı aldık ve Sandra Bullock‘un “Proposal (Teklif)” filminden çıktıktan sonra ne kadar doğru karar veriyoruz diye kendimizi sevdik. İnsanın kendi kendini sevmesi kadar enteresan bir durum yok; ama değineceğim konu başka şu anda.. Tipik Sandra Bullock filmlerinden çıkıldığı zaman insanın yüzüne yayılan şapşal bir gülümsemeyle mutlu bir şekilde sinemanın çıkışına doğru ilerlerken ilginç bir bilet alma olayına şahit olduk! Şimdi bir çiftimizin o müthiş(!) bilet alma sahnesi geliyor ekranlara:

Erkek (yanında kız arkadaşı sağa sola bakarken): Bu “Teklif” filmi büyük salonda mı oynuyor?
Gişe Memuru: Evet.
Erkek: Bize en arkadan iki tane.

Hııı?!? kal: :hıı: Ali’yle birbirimize bakıp yolumuza devam etmemizi görecektiniz :Ç Bir niyet bu kadar mı belli edilir? İkimiz de adamın “mümkünse en arkaya başka bilet satmayın, sadece biz olalım” demesini bekledik ama neyse ki onu demedi. Aklıma direk “Contemporary Cinema” dersimize gelen hocamız Süha Çalkıvik’in cümleleri geldi:

“Arkadaşlar, sinemada sevişmeyin. Lütfen!! Rica ediyorum, sinemada sevişmeyin. Sinemaya film seyretmek için gidin. Baktınız ki gerçekten zor durumdasınız, çaresizsiniz ve gidecek bir yeriniz yok gelin benden anahtar isteyin valla evimin anahtarını veririm. Ama sinemalarda böyle şeyler yapmayın!”

:Ç Hocamı bir kere daha saygıyla anıyorum.. Ve ölesiye katılıyorum..

Daldan Dala..

Tatil nedir? Nasıl geçirilmelidir? Ne yapılmalıdır ki tatilden en güzel şekilde fayda sağlanabilsin? Bu yaşıma geldim, bunca tatil geçirdim hâlâ şu soruların cevaplarını doğru dürüst bulamadım..

1 haftalık bahar tatilim bugün itibariyle bitmiş bulunuyor. :ühüh: Tatiller bana yarıyor mu yoksa beni daha mı fena yapıyor anlayamıyorum. :hıı: Tatil yapmazsam delirecek gibi oluyorum o yoğunluk içinde. Belki de o kadar yoğun olmamam gerekiyor; bunu bu hâle ben getiriyorum. Tatil yaptığım zaman da iyice abartıyorum ve tatilde yapmayı planladığım hiçbir şeyi yapamıyorum. Neden? Bilmiyorum. :hmm:

Tatilin tadı damağımda kaldı. Hâlâ tadını almak için damağımı zorlasam da artık çok geç.. Haziran’a az kaldı diye kendimi avutuyorum. Finallerden sonra rahatım. Staj konusunu katmazsak tabi..

Bu ıvır zıvır hakkında odamda oturmuş kendi kendime söylenirken, hatta söylenme evresini aşıp kendi kendime bağırınırken ve kafamı duvarlara vurma kıvamına gelirken birdenbire eski çağlarda yaşamayı diledim. Ama anlık bir şeydi. Neden mi anlık? Çünkü düşündüm..

Eski, çooook eski çağlarda ne yapıyorlardı? Soruyu kendim cevaplayacağım izlenimi vermiş bir cümle bu; ama ben ciddi anlamda soruyorum:

– Mesela en basiti, dişlerini nasıl fırçalıyorlardı diye aklıma bir soru geldi. Diş macunu yok, bir şey bulsalar bile dişlerini yeterince temizleyemezler.
– Saçlarını nasıl kesiyorlardı? Ne bulurlarsa ellerine alıp saçlarına abuk subuk şekiller vermek zorunda kalıyorlardır muhtemelen. Ne fön var, ne jöle var, ne tarak ne fırça ohoooo..
– Neskafe yok, dondurma yok, çeşit çeşit lezzetli abur cuburu bulmamışlar. Hayat mıymış onlarınkisi bee?!?!
– Parfüm veya parfüm ürünleri kullanmadan nasıl durulabilir diye düşünüyorum. Sizi bilmem ama ben parfümden çok etkileniyorum. Daha önce “Parfüm ==> İnsanı Rezil de Eder; Vezir de..” adlı yazımda belirttiğim üzere..
– Müziksiz nasıl durabiliyorlardı? Biliyorum, bir şeyin varlığına alışmazsan onun yokluğunu hissedemezsin. Kimbilir şu anda bizim bilmediğimiz, bizden çok sonra üretilmiş olacak neler var. O zamanki insanlar da bizim için “bu”nsuz nasıl yaşıyorlardı diyecekler.. Film diye bir şeyin olmaması da ne büyük eksiklik! Sadece son 1 haftada “tatilimi Hollywood’da geçirdim” diyecek kadar çok film seyrettiğimden olsa gerek onsuz bir hayat nasıl olur düşünmek bile istemiyorum. Gerçi o insanların kendileri filmdiler. Bugün bizim önümüze her şey hazır geliyor. Birileri tarafından üretiliyor, hazırlanıyor, bize sadece satın almak düşüyor. Ama onlar bütün kişisel ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundalardı. Düşündüm de, böyle bir belgesel seyretmeyi çok isterdim.. Müziğe gelince, onlar doğanın sesini dinliyorlardı. Bu çok daha huzur verici olabiliyor bazen. Bugün sokakta yürürken kulaklığımı takmazsam dinleyeceğim şeyleri sayayım hemen:
==>yolda kavga eden kadınların sesi
==>arabaların insanı sağır ve hasta eden korna sesleri
==>şoförlerin gerekirse arabadan çıkıp birbirlerine saydıkları küfürler vs vs.
August RushAma o zamanlarda doğanın sesini dinlemek mümkündü. Hemen şu noktada aklıma 2 gün önce annemle seyrettiğimiz “August Rush” filmi geldi. Müziğin bu kadar içimizde olduğunu, aslında her an her saniye müzikle birlikte olduğumuzu ve müziğin hayatımıza kattığı anlamı o kadar güzel anlatıyor ki.. Bana kazandırdığı “Something Inside” isimli muhteşem şarkı da cabası. Filmlerde gerçeklik payı arayanlar için söylemeliyim ki, filmin masalsı yönü ağır basıyor. Ayaklarınız yere basarken seyretmemeniz, çok gerçekçi olmamanız gerek. Hıncal Uluç televizyonda August Rush hakkında konuştuktan sonra annem bana öyle bir “Tuğççeeeee bu filmi kesinlikle seyretmeliyiz” bakışı fırlattı ki.. Konuşmadan sonra ağzımdan akan suları silip anneme katıldığımı söylemem baya bi zamanımı aldı. İyi ki de Hıncal Uluç’u dinleyip seyretmişiz bu filmi. Zaten 4-5 ay önce köşe yazılarından bir tanesinde “Heroes of China” gösterisini öyle bir tanıtmıştı ki o gösteriye gitmeden de rahat edemedik. O ne derse biz onu yapıyoruz anlayacağınız :Ç

Yarın evimizde badana başlıyor. Ben de Şile’ye, okulumun ve yurdumun sıcak kollarına koşuyorum. Badana madana bizi bozar..
DİPNOT: [Cem, sonunda 10 Things I Hate About You‘yu seyrederek senin de benden nefret etmenin 10. sebebini listeden çıkarmış oldum :Äž]

Blog hayatımın (!) en daldan dala atlayan, en aşure kıvamında yazısını yazmış bulunuyorum. Aç karna okumayın. Yoksa geç mi kaldım? ^o)

The Pursuit Of Happyness

Bilmiyorum ne kadar zaman oldu yazmayalı. Bilmek de istemiyorum. Bu kadar sevdiğim bir işten ne kadar uzun süre koptuğumu hesaplamak istemiyorum. Bir çok şeyle uğraştım, belki gerekli belki gereksiz. Ama bütün angaryalardan sonra anladım ki insanın hobilerine kesinlikle zaman ayırması gerekiyor. Yazı yazmak için şu klavyenin başına oturduğumda bir mutluluk ve huzur kapladı içimi sevdiğim bir şey yaptığım için. Belki de yaklaşık 1 ay önce seyrettiğim ve ÇOK sevdiğim bir filmi anlatacağım içindir. “çok” kelimesini hem büyük yazıp hem de koyu yaptığıma göre uzun bir yazı olacak, şimdiden sabır diliyorum.
Filmimizin adı “The Pursuit of Happyness“. Türkçe’ye “Umudunu Kaybetme” diye çevrilmiş; ama kesinlikle yanlış bir çeviri. Sebebi kelime çevirisinden çok filmin içeriği ve mesajıyla ilgili. Chris Gardner karakterini canlandıran Will Smith başrolde. Aslında ben Will Smith’i hiç ama hiç sevmezdim. Gerçi ne şarkılarını dinlemiştim; ne de filmlerinden birine gitmiştim. Yine de önyargı dedikleri bu olsa gerek çok itici geliyordu bana ve onun oyunculuk kabiliyeti olacağına pek inanmıyordum. Fakat bu sene fikrim tamamen değişti. “I Am Legend” ile ilgimi çekti ve beğenimi topladı; “The Pursuit of Happyness” ile beni kendisine hayran bıraktı.

Filmde, hayatta kalmak ve ailesine bakabilmek için var gücüyle çalışan -yoksa yok gücüyle bile çalışan mı demeliyim- azimli, olağanüstü çalışkan, zeki ve kararlı bir adam olan Chris’in hikâyesi anlatılıyor. Bir zamanlar onu zengin eden makine satma işi artık makineleri kimse almadığından onu beş parasız bırakıyor ve karısını, parasını, evini bu yüzden kaybediyor. Her şeyini kaybediyor ama bir oğlunu ve umudunu kaybetmiyor. Oğlu dediğim sevimli bıcırık da Will Smith’in gerçek oğlu Jaden Smith. Aslında gerçek karı-kocanın veya gerçek baba-oğulun filmde oynaması gerçekten riskli. Fakat Jaden Smith rolünün hakkını öyle bir vermiş ki insanın ağzı açık kalıyor kal: Hele bazı sahnelerde babası onu azarladığı zaman ağlamaklı olması veya ona öğütler verdiği zaman pür dikkat dinlemesi belki de öz oğlu olduğundan daha bile gerçekçi. Sonuçta gerçek babasının tepkilerine ondan daha iyi ve gerçekçi cevap verecek başka bir çocuk bulunamazdı.

Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmış bir film olması filmin inandırıcılığını arttırıyor diyebilirim. Ama bunu derken bir yandan da filmi izlerken bazı olaylara inanmakta ne kadar zorlandığımı saklayamayacağımı söylemek isterim. Yani bu adamın başına gelenler ne pişmiş, ne çiğ, ne haşlanmış ne de kızarmış tavuğun başına gelir. Bütün bu talihsiz olaylar bazı şeyleri sorgulamamı sağladı. Mesela adamın karısı onu neden terk etti? Adam para kazanırken, işleri yolundayken her şey iyi güzel de zor zamanlarda insan sevdiğini bırakıp gider mi? Çoğu filmde görüyorum bunu ve beni çok rahatsız ediyor. Hayatını birleştirdiğin ve birlikte bir çocuk dünyaya getirdiğin birini bu kadar zor zamanda nasıl bırakabilirsin aklım almıyor. O zor zamanları birlikte aşmaya çalışmamak neden? Buradaki kadına “Cinderella Men“deki Russell Crowe’un canlandırdığı karakterin karısını örnek göstermek isterdim.Çünkü o filmde beni çok etkileyen olaylardan biri de beş kuruşsuz zamanlarında karı-koca arasındaki dayanışma ve duygusal bağlardı.

Bunun yanında, Chris’i hiç yalnız bırakmayan, onu sorgulamadan ve yargılamadan takip eden oğlu Christopher filmde sadakatin ve umudun simgesi adeta. Bu yönüyle bana De Sica’nın “Bisiklet Hırsızları” filmindeki “Bruno” karakterini hatırlattı. Kendileri dönem sonu proje filmim olduğundan tarafımdan en ince ayrıntısına kadar izlenilmiştir ve tavsiye edilmektedir. Bunun yanı sıra, Chris’in inanılmaz zor durumda olduğu zamanlarda kendisinden çok oğlunun bu durumu nasıl atlatacağını düşünüp bir oyun havasında olayları atlatmaya çalışması da “Life is Beautiful” (Hayat Güzeldir) filmini anımsattı bana. “The Pursuit of Happyness” filmiyle bağdaştırdığım bu 3 filmin o kadar çok ortak yanı var ki, seyredince siz de anlayacaksınız.

Bu filmde dikkatimi çeken diğer bir şey ise bazen saniyelik karelerin birden çok şey anlatması. Tek bir saniyeye o kadar çok duygu ve anlam sığdırılmış ki kitapla sinemanın farkı burada açığa çıkıyor. O tek bir saniyelik iletiyi kitapta onlarca sayfa yazmak mümkün. Uzun zamandan beri ağladığım ilk film diyebilirim. Bir çok sahnesinde gözlerim dolarak, gerçekten kendimi filmin içinde onları yaşıyor hâlde bularak seyrettim bu filmi.. :ühüh: Belki siz benim kadar etkilenmeyeceksiniz, belki de Tuğçe’nin anlattığı kadar yokmuş diyeceksiniz -sanmıyorum ya :)– ama benim inandığım bir şey var; o da insanın doğru zamanda doğru filmi seyretmesi. Bu ne demek? Belli bir duyguyu veya olayı yaşadığın bir süreçte onunla ilgili bir film seyredersen daha çok duygulanıyorsun. Aynı şey şarkılar için de geçerli. Sevginiz karşılıksızsa karşılıksız aşkların anlatıldığı şarkıları; aldatılmışsanız aldatma ve ihanet üzerine yazılmış şarkıları; birini kaybettiyseniz yas tutan şarkıları daha yürekten dinler ve onlardan daha çok etkilenirsiniz. İşte ben de tam geleceğimle ilgili karar verme aşamasındayken, okulum ve meslek hayatımla ilgili bir sürü şey araştırırken böyle bir film seyrettim ve gerçekten beni çok etkiledi. İş görüşmeleri, sınavlar, stajyerlik vs vs.. Sözün özü, kesinlikle seyretmeniz gereken bir film. Hatta arşivinizde tutup belli aralıklarla seyredebileceğiniz türden. Şahsen, fırsat buldukça belli sahnelerini tekrar tekrar seyrediyorum ve bana gerçekten güç ve çalışma isteği veriyor. Şu anki hâlimden memnun olmamı sağlıyor ve beni mutlu ediyor. Hatta yine canım çekti ben bir kere daha seyredeyim şunu :M

American History X

american_history_x.jpg“Bir zamanlar ben de herkesi her şeyi suçluyordum. Çektiğim tüm sıkıntılardan, acılardan, başıma gelenlerden, yakınlarımın başına gelenlerden ötürü herkesi suçlardım. Beyazları suçlardım. Toplumu suçlardım. Tanrıyı suçlardım. Cevap bulamadım çünkü yanlış sorular soruyordum. Doğru soruyu sormalısın: Yaptıkların sana daha iyi bir yaşam sundu mu?”

İşte American History X filmiyle ilgili bir yazı yazmak isteyişimin sebeplerinden biri bu replik. Filmin özü niteliğinde. Bütün varlığınla inandığın bir görüşün arkasında durursun, onu savunmak için yeri gelir hayatını tehlikeye atarsın. O kadar kendini adamışsındır ki inandığın şeye, bütün bunlara değer mi diye düşünmezsin. Oysa ki yaptıkların senin ve sevdiklerinin zararına sonuçlanıyorsa durup düşünmen gerekiyor.

İkinci sebep ise kuşkusuz Edward Norton. Çıkaramamış olanlarınız için hatırlatayım: Hani şu edward-norton.jpgmeşhur Fight Club (Dövüş Kulübü) filminde Brad Pitt ile başrolü paylaşan o eşsiz oyuncu. Italian Job (İtalyan İşi) filminde her ne kadar gıcık bir tipi canlandırsa da severim kendisini :Äž Hangi karakteri canlandırırsa canlandırsın; Edward Norton’un rolünün hakkını sonuna kadar verdiği düşüncesindeyim. Ona olan hayranlığım dolayısıyla pek çok filmini seyrettim ve hiçbirinde hayal kırıklığına uğratmadı beni. Eee, Facebook‘ta “Edward Norton should be in every movie” [Edward Norton her filmde olmalı] grubuna boşuna üye olmadık.

Sapkınlığın verdiği psikopat ifadeyi, görmüş geçirmişliğin verdiği olgun ifadeyi, kaybetmenin verdiği buruk ifadeyi, kazanmanın verdiği gururlu & mağrur ifadeyi, sahip olmanın verdiği minnettar ifadeyi, lider olmanın verdiği sert & kararlı ifadeyi, hepsini aynı filmde onun mimiklerinden okumak mümkün.

american-history-x1.jpgFilmde; düşünceleri bırakın, duyguların bile politik görüşlerinin şekillendirdiği bir hayatı yaşamanın bedelinin neler olabileceği etkileyici bir şekilde anlatılıyor. Öyle sahneler var ki, bu kadar acımasızlık olamaz, bir insan bu kadar taş olamaz diye diye seyrediyorsunuz; bazı sahnelerde bunu bile diyemiyorsunuz böylesine bir şiddete ağzınız açık aval aval bakmaktan.. kal: Bir noktaya saplanmış, körü körüne o düşünceye inanan insanların görüşleri nasıl değişir, neden değişir ve/veya değişmesi neden gerekir sorularının cevaplarını buluyorsunuz sonra. Filmin konusuna gelince.. Irkçılık konusunu farklı bir biçimde ele alıyor. Siyahla beyazın ayrımını her ne kadar bir çok filmde görmüş olsak da, bu sefer bu konunun daha çok günlük hayatta ve sokak ağzıyla işlendiğini görüyoruz.

ameircanhistoryx21.jpgYalnız bir noktaya dikkat etmenizde fayda var; her ne kadar ırkçılığa karşı olsanız da, Edward Norton o kadar etkileyici konuşuyor, öyle gözü kararmışçasına fikirlerini savunuyor ve onları öyle sağlam kanıtlarla destekliyor ki kafanızın içinde soru işaretleri beliriyor. Yani demem o ki, ırkçılığa yatkınsanız bu filmden sonra yatkınlıktan çıkıp ırkçılığa kesin geçiş yapabilirsiniz. Tabi bu benim için geçerli değil ama olanlar olabilir diye söylüyorum.

americanhistoryx.jpgDaha bir çok gözlemlediğim şeyi yazardım buraya. Fakat o zaman filmi heyecanla seyredip neler olacağını merakla beklemeyebilirsiniz. Olayların bağlanış şekline, tam bitti derken “ama böyle dümdüz bir son olmamalı” dediğinizde o sonun nasıl zikzaklandığına, kilit sahnelerdeki ağır çekimlerin temel düşünce ve duyguları nasıl vurguladığına hayran kalacaksınız. Kilit sahne dediğim sahnelerle oyuncuların bu sahnelerdeki bakış, duruş ve hareketleri öyle bütünleşmiş ki! Dikkat edin de kilit sahnelerde siz de kilitlenmeyin.. :)

No Reservations (Aşk Tarifi)

no-reservations.jpgDaha fragmanını görür görmez hayran kaldığım bir filmden söz edeceğim şimdi. No Reservations (Aşk Tarifi). Annem romantik komedilere bayıldığı için daha ilk görüşte bu filme annemle gideceğime dair bir his oluşmuştu. Ve öyle de oldu. Geçen hafta sıkıldık ve sinemaya gidelim dedik.

Catherine Zeta Jones için zaten denecek bir şey yok. İlk kez “The Mask of Zorro” (Maskeli Kahraman Zorro) filminde seyretmiştim onu. Hayranlığım taa o zamanlara dayanıyor yani. Aradan 9 sene geçmesine rağmen hala aynı kıvraklık ve çekiciliğe sahip.

no-reservations-2.jpg

Filmin aktörünü ise daha önce ne görmüş ne de duymuştum. Gördüysem de hatırlayacak kadar ilgimi çekmemiş demek ki :^) Allaaahh’ımmm!! Bir aşçı bu kadar mı yakışıklı ve sempatik olur?!?! Barış Manço’nun şarkısındaki gibi: “Bir bakışı canlar yakar, gülüşüne cihan değer”. Dışarıda o kadar yemek yerim, bir tane şöylesine rastlamadım! :ühüh: Film ilerledikçe, bir umut böyle bir aşçıyla tanışırım diye onca yıllık öğrenim hayatımı çöpe atıp aşçı olmaya bile karar verecek kıvama geldim. Sinemanın bir görsel şölen olduğunu bol bol hatırlıyorsunuz onu seyrederken (A)

no-reservations-3.jpgYa o küçük kıza ne demeli? Cimcime! İsmi Abigail Breslin’miş. Bu filmle tanıdım kendisini; iyi ki de tanıdım. Çok bıcır bıcır bişey! Aynı günün akşamı Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım) filminde de seyredince bu keratanın ünlü olma yolunda ilerlediğini fark ettim. Ne kadar da başarılı oynamış o yaşta hayret doğrusu! Film boyunca yaşadığı üzüntülerin, girdiği bunalımların ve uğradığı hayalkırıklıklarının haddi hesabı yok. Ve bütün bu ruh durumlarının hakkını öyle bir vermiş ki şaşar kalırsınız! Filmin ortasında arkamızda oturan bir çocuk bu kız için “kız psikopata bağlayacak he” dedi ve ben en acıklı sahnede kendimi tutamayıp bu cümleye güldüm. Millet hüzünlü gözlerle filmi seyrederken benim gülmem birazcık duygusuz izlenimini verdi ama napiym :^)

Bu 3lü birleşince öyle tadı damağınızda kalacak bir film çıkmış ki ortaya. Keşke oradaki yemeklerin de tadı damağımızda kalabilseydi.. Tadamadık o yemekleri! Böyle güzel süslenmiş, böyle güzel özenilip hazırlanmış yemekleri kolay kolay göremezsiniz. Mesela en basitinden, makarnayı bile öyle özendirdiler ki hemen eve gelip makarna yapıp yedik 8-) Zaten filmin bir yerinde kız için “elektrik süpürgesi gibi midesi var” denildiğini duyduğum anda “İşte! Hayatımın cümlesi” dedim! Çok hoşuma gitti nedense tam benim için söylenmiş bi cümle :Äž Bütün bunlar yetmiyorsa bari lokantaların arka sokaklarında neler döndüğünü öğrenmek için gidin bu filme! Biraz da filmden küçük kareler koyup bitiriyorum bu yazıyı..

no-reservations-4.jpgno-reservations-5.jpg

no-reservations-6.jpgno-reservations-7.jpg