Eski Günlere Dair…

Yaklaşık bir buçuk hafta önce Gözde’den ilginç bir mesaj aldım. Mesaj attığı saat 2:22 idi. Stajlarım dolayısıyla ancak Eylül’de tam anlamıyla tatile girmiş oldum. Geleneksel tatil anlayışıma uygun olarak da sabahlara kadar oturuyorum, gündüzleri uyuyorum. Bir senem o kadar yoğun, o kadar karmaşık ve yorucu geçiyor ki en azından bir ayı kendime ayırıp geceleri oturup kendimi dinlemek hoş oluyor. Çünkü hiçbir yerde ses seda yok, ne kapı çalıyor ne de telefon.. Hee, telefon demişken. Aslında pek de çalmıyor değil. Buradan da konumuza geri dönelim. Gözde mesaj attığı zaman dolayısıyla henüz uyumamıştım. Şöyle diyordu:

“Uyudun mu? Lütfen uyumamış ol :(

Ben de telaşlandım tabi o saatte bir şey mi oldu, yine ne yaptı bizim kız diye :Äž Aradım, “Tuğçe çok fena oldum ben..” dedi. “N’oldu Gözde çabuk söyle bak valla kalpten gidicem” dedim. Meğersem bizimki açmış ilkokul günlüğünü okumuş. Neden fena olduğunu sorduğumda; “O kadar mutluymuşuz ki o zaman.. Dünyamız ne kadar küçükmüş ama biz ne kadar büyükmüşüz. En ufak şeylerden o kadar mutlu oluyormuşuz ki. Birbirimize her zaman çok destek olmuşuz. Her şeyi paylaşmışız, birlikte ağlayıp birlikte gülmüşüz” cevabını aldım ve ben de başladım mı ağlamaya.. :ühüh: Biz iki akıllı(!) kişilik, gecenin bir yarısı karşılıklı ağlarken Gözde’den günlüğünden bazı yerleri okumasını istedim. İlkokul 7. ve 8. sınıflardan karışık yerleri okudu. Tabi o zamanlar bahsettiğimiz şeyler çoğunlukla hoşlandığımız çocuklardı :Ç Bu tür olaylara yeni yeni alışıyoruz, yeni yeni bir şeyler yaşamaya başlıyoruz.. Gözde okudukça fark ettik ki, ben her zaman yorumda bulunuyormuşum:

T: Gözde baksana, sana nasıl baktı kesin bir şeyler hissediyor.
G: Taklit etsene, nasıl baktı?
Ve ben taklit ediyorum..!!!

G: Tuğçe görmüyor musun nasıl da samimiler yanındaki kızla! Nerden çıktı bu yaaa!
T: Sen yanındaki kıza aldırış etme, baksana bi gözü sende, kıskandırmak için yapıyor.

T: Çabuk koş! Kantine gitti biz de gidelim.
G: Ne alıcaz Tuğçe?
T: Ay sorduğun soruya bak alırız bir şey ufff öldürüceksin sen beni!

Bunlar sadece birkaçı.. Bunları okuyunca, benim o sıralarda Gözde’nin yanında bilirkişi ünvanıyla durduğuma ve Güzin Abla görevi yaptığıma kanaat getirdik. Ama Gözde de bana aynı şeyi yapıyordu. Neler neler çevirmişiz. Telefonla kimleri işletmişiz, sevdiğimiz kişiler hakkında bir şeyler öğrenebilmek için neler neler yapmışız, ne dolaplar çevirmişiz hatırladıkça şaşırıp kaldık. Bir yandan deliler gibi güldük bir yandan da ağladık Äž: Apartmandakileri uyandırmadığımdan şüpheliyim 8-)

Ve sorduk kendimize.. Neden o zaman karşı tarafın bizi sevdiği bile belli değilken bu kadar mutluyduk da şimdi bizi sevdiğini söyleseler bile mutsuzuz? Kendimizce cevaplarımız vardı elbet ama hiçbiri bizi tatmin etmedi.. Büyümenin çok güzel olduğunu düşünürdük o zamanlarda. Hayaller kurardık. Ne hayaller hem de.. Kimse sınırlayamazdı onları. Ama biz büyüdükçe hayallerimiz küçüldü. Hayal ettiğimiz şeylerin gerçekte ne olduğunu gördük ve hayallerimiz sınırlandı. Belki de hiçbir şeyin hayallerdeki gibi olmayacağını düşünüp karamsarlığa kapıldığımız için hayal kurmayı da bıraktık..

Telefonu, bahçede buz parmak yediğimiz, erkeklerin saçlarını çektiğimiz, kömürlerin üzerine çıkıp eve kapkara önlüklerle geldiğimiz günlere duyduğumuz özlemle kapattık. Tek bir şey değişmemişti. İkimizin arasındaki bağ. Her ne kadar ortaokuldan sonra farklı şehirlerde liseyi bitirmiş olsak da 4 sene sonra buluştuğumuzda sanki hiç ayrılmamış gibiydik. Ve fark ettik ki güzel anılarımızı okuyup ağlamak, hatırlayıp ağlayabileceğimiz bir anımızın olmamasından çok daha iyi.. Biraz önce ben de günlüğümü buldum. Şimdi okumaya başlayacağım. Kâh ağlayacağım, kâh güleceğim uzun ve abuk subuk bir gece beni bekliyor yani :Äž Sizi merakta bırakmayıp bir sonraki yazımda alıntılar yapacağım merak etmeyin :M

Hep Aynı Nakarat

Neden hata yapıyoruz?” diye sormak saçma bir soru olabilir. Çünkü insanız ve bazen doğru kararları alamayabiliyoruz veya sonuçlarının ne olacağını kestiremediğimiz için rasgele karar veriyoruz. Asıl soru şu: “Neden aynı hataları yapıyoruz?” Bir şeyi deneyip kötü sonucunu gördükten, bir karar verip olumsuz sonuç aldıktan sonra tekrar aynısını yapmak neden? Yenilgiyi görmeyi mi seviyoruz? Canımız sıkılıyor, yapılacak başka bir şey olmadığından “bari aynı yanlışı yapayım, en azından tanıdık” mı diyoruz? Yoksa gerçekten şartların ve kişilerin değiştiğine inanıp “bu sefer farklı olacak” diye mi düşünüyoruz? En kötüsü ve açıklanamaz olanı ise şartların ve kişilerin aynı olduğunu bile bile bu sefer farklı olacağını düşünüp tekrar aynı şeyi yapmamız olsa gerek.

Kendime kızıyorum bu konuda. “Hem ağlarım hem giderim” mantığında ilerleyip “hem bilirim hem yaparım” tarzında yaklaşıyorum hatalara. Bu sefer aynı şeyin olmayacağına dair umudum olmaz mı? Olmasa tekrar yapmaya kalkışır mıyım? Ama olacağına dair inancım ağır basar çoğunlukla. Hatta bu sefer her şey farklı gitse, gerçekten de “bu sefer farklı olacak” dedirten şeyler olsa içimden “Noluyo ya? Neden her şey çok güzel gidiyor? Bir yanlış var bu işte. Bunun tekrar aynı olumsuz sonuca ulaşması gerekiyordu. Hadi! Tekrar aynı şey olsun da içimden gelen ‘Yine aynı şey olacak saf Tuğçe! Bile bile yine bunu yapıyorsun ya!’ diyen ses haklı çıksın” diyorum. Acaba “ben demiştim” demeyi mi seviyorum diyorum.. Ama bunu kendime demek kötü de oluyor..

Aynı hatayı yapmamak bir yandan kolay; bir yandan zor. İşin içine insan girince zor. İnsanoğlu her şeyi karıştırıp zorlaştırdığı gibi bunu da zorlaştırıyor. Çünkü kendileri duygusal, gelgitli, bir yanı bir yanını tutmayan varlıklar oluyorlar.. En basitinden.. Elinde bir kapıya ait bir anahtar varsa onu takıp denersin ve olmadığını görünce anlarsın ki o anahtar o kapıya ait değil. Bir hafta sonra tekrar gelip “bakalım bu sefer olacak mı?” demek bir hatadır ve kapının açılma ihtimali yüzde sıfırdır. Ama içeride bir insan varsa kapıyı vurunca açmayabilir. Kapının açılmayacağını anlarsın ve gidip bir hafta sonra tekrar gelirsin. Bu sefer o kapının açılma ihtimali -yüzde kaç olduğu belirsiz olmakla birlikte- vardır. Fikrini değiştirmiştir, kendini değiştirmiştir vs. Açılmazsa “bu bir hataydı zaten, açmayacağını biliyordum” dersin ve “ben demiştim” kalıbını kullanırsın yine. Bir yandan da aslında garip bir şekilde için rahatlamıştır; çünkü bu tanıdık bir şeydir, daha önce görmüşsündür ve zaten beklediğin bir şeydir. “hata” deyip geçersin. Ama açılırsa şaşırırsın. Bir yandan sevinirsin, bir yandan “Ee şimdi ne olacak, ben açılmasını beklemiyordum ki. Peki bundan sonrası güzel olacak mı?” dersin. Hiçbir zaman tatmin olmadığımızın bir göstergesi aslında bu. İlla bir yerlerde bir sorun çıkacakmış veya çıkmak zorundaymış gibi düşünüyoruz.

Hepimiz farklı konularda şansımızı denemek için hayattayız. Sanırım hata yapmamızın ve/veya aynı hatayı yapmamızın en önemli sebebi bu şansları denemek istememiz. Yani umut.. Sonucu değiştirebileceğimize dair, düzeni bozabileceğimize dair, kendimizi yenebileceğimize ve daha da önemlisi şartları yenebileceğimize dair umut.. Steve Mc. Queen’in dediği gibi: “Bir kere yaptım, yine yaparım“.

Her Şeyin Başı Sağlık

İnsan yaşamadan anlayamıyor.. Ben anladığımı sanırdım. Fakat aslında anlamamış olduğumu anlamam için ciddi bir hastalık geçirmem gerekiyormuş..

Cumartesi gününden beri -hastaneye gitmek dışında- yataktan kalkmamış biri olarak sokağa çıkmanın bile bir sağlıklı olma işareti olduğuna inanır oldum. Her şey o düğünle başladı.. Aslında sevmiyorum düğünleri. Sıkıcı ve boğucular. Ama öz abim saydığım insanın düğününe gitmemezlik edemezdim. Etmedim de.. Zaten hassas olan midemi bozan şeyin düğün pastası ve/veya yanında verilen meyve suyu olduğunu düşünüyorum. Anneanneme göre ise her zamanki gibi ince giyinmem ve üşütmem. Kazak bile giysem anneanneme göre üşütmüşümdür :) Haa, bir de “nazar“ı unutmamak lazım. Karşı komşularımız da “Vah yavrum, nazar oldu nazar boncuk takmadınız di mi kıza? Bi de kırmızı giymişti maşallah yavruummm” tezleriyle hastalığıma yeni bir boyut getirdiler. Nasıl bir hastalık geçirdim?

Düğünden geldikten sonra midemde ve bağırsaklarımda bi garipliğin olduğunu anlamak zor değildi. Bütün gece doğru dürüst uyumak bir yana, hiç uyuyamadım. Benimle birlikte ailem de tabi.. Ertesi gün hastaneye gittik. “Hastaneye gitmek” kalıbı ne kadar basit görünüyor. Ama bana göre tam bir işkenceydi ve imkânsız bir olaydı. Çünkü ayakta duramıyor, durduğum zaman da tansiyonum düştüğünden dolayı yere yığılıyordum. Zar zor hastaneye gidip bir iğne olup 2 şişe serum yedikten sonra biraz kendime geldim. Ama tekrar eve geldikten sonra anladım ki tam olarak kendim gelmemişim. Kâbus gibi bir 5 gün geçirdim. 5 gün nasıl kâbus olur? Hiçbir şey yiyemezsin, en çok sevdiğin, tok karna bile yiyebileceğin şeyleri görünce hatta duyunca ve hatta hatırlayınca bile miden bulanır, yediğin şeyleri anında kusarsın, kana kana su içmek istediğin halde miden bulanır diye içemezsin, kafanı televizyona bakmak için bile kaldıramazsın, tam iyileşir gibi olduğunda kısa bir süre sonra aslında arpa boyu kadar yol alamadığını fark edersin. Sonra, aynaya baktığın zaman suratının ve karnının içine çöktüğünü görürsün, suratının sapsarı olduğunu ve renge dair hiçbir şey olmadığını fark edersin, gözlerin yuvalarından çıkmıştır sanki.. Bu gördüğün kişiden korkarsın; daha fazla zayıflayacağından ve çökeceğinden korkarsın, eskiden aynaya baktığında gamzeli gamzeli gülen
suratı yeniden görmek istersin, sürekli uyursun, uyumadığın zaman yatarsın çünkü ayakta başın döner. Annenin sana yaptığı pirinç lapası, sapsade makarna ve ekmek kızartması dışında hiçbir şey yiyemediğinden şeker ve tuz ihtiyacını karşılayamazsın, gecenin bir yarısı ayağa kalktığında her yer kararır ve sen düşersin kafanı duvara sağlam bir şekilde vurarak, ertesi gün bakarsın ki bacakların ve kafan morarmıştır. Bir türlü geçmez bu kâbus.. Korkarsın; çünkü daha önce hiç böyle olmamışsındır ve bu hastalığın geçeceğinden emin değilsindir. O anda ölüm korkusu başlar. Hastaneye gittiğin zaman doktorun seni görünce size korku dolu bakışından ne kadar ciddi bir durumda olduğunu öyle iyi anlarsın ki sen ondan daha çok korkarsın. Serumla birlikte seni o odadan o odaya taşırlarken etrafın garip bakışlarına maruz kalırsın. Ve o anda anlarsın ki aslında hastaneye gittiğinde yanından geçen onlarca sedyede yatan insan aslında çok acı şeyler yaşıyor.. Oysa ki sen bir bakış atıp geçersin ve iki saniye sonra unutur kendi derd(!)ine dalarsın. Dert demişken..

Neleri dert etmezdim ki.. Sınavda aldığım notları, geleceğimle ilgili planlarımı, arkadaşlarımla aramda olan bazı olayları, oramı buramı, şuyumu buyumu, öteyi beriyi vs vs.. Her şey halledilir, her şeye bir çare bulunur. Yeter ki sağlık yerinde olsun. Sağlık olmadan sokağa bile çıkamazken, telefonda bile konuşamazken.. En büyük keyiflerimden biri olan film seyretmek aklımın ucundan bile geçmedi, en büyük zaaflarımdan biri olan dondurmayı aramadım bile.. Ama tatlıya ihtiyacım olduğunu öyle bir anladım ki.. 2 gün boyunca şekere dair hiçbir şey vücuduma girmeyince 2 günün sonunda sadece bir muzun içerdiği şekerle vücudumun nasıl bayram ettiğini, muzun ilk dilimini tattığımda ağzımı nasıl bir gerginliğin kapladığını anlatamam. Oysa sağlıklıyken muzun içerdiği şekere şeker bile demezdim..

Bütün bunları neden anlattım? Hem hayatımdaki en ciddi hastalığa dair yazı yazmak istediğim için, hem de belki bu yazıyı okuyanların kendilerine göre çıkaracakları bir şeyler olur diye.. Sokağa çıkıyorsunuz, yürürken durup dondurmacıdan dondurma almaya karar veriyorsunuz, arkadaşlarınızla buluşup sinemaya gidiyorsunuz, okula gidip sınava giriyorsunuz, işe gidip geliyorsunuz, günlük hayatınıza devam ediyorsunuz. Ama şunun farkında değilsiniz ki binlerce şikayetinizin olduğu bu hayat bir çok insana göre mükemmel. Mükemmelin yanı sıra, “ulaşılmaz“. Bu insanlara ben dahil değilim; çünkü iyileştim sayılır. Fakat hep hastalığa mahkûm olanlar bizim “normal” saydığımız şeylerin yanından bile geçemiyorlar. Su bile içemedikten, bu ihtiyacını serumdan karşıladıktan sonra.. Gerçekten, Pollyannacılık deyin ne derseniz deyin ama hayatı sağlıklı yaşamak gibisi yok. Ve son bir şey..

Çok şanslı olduğumu bir kez daha anladım. Böyle bir ailem olduğu için. Ben yemedim, onlar da yemedi; ben uyudum, onlar uyumadı; gece gündüz başımda beklediler, her ağlayışımda başımı okşayıp “iyileşeceksin yavrum” dediler. Her şey gelip geçiyor, ama onlar kalıyor. Herkes kendini düşünüyor, ama onlar önce beni.. Ben kendim için bile bu kadar uğraşmazken nasıl oluyor da onlar bu kadar kendilerini harap ediyorlar anlamıyorum. Belki de anne olunca anlayacağım. Şu anda anladığım tek şey sahip olduğum en değerli varlıkların onlar olduğu.

N’olmuş Sokakta Kaybolmuşsam Yani?!

Perşembe günü hayatımın en sarsık günlerinden biriydi. Final dönemindeyim, fenalardayım, normal değilim. Uykusuz geceler, kafein bombardımanları, baş dönmeleri, yorgunluk argınlık, bitkinlik vs vs göz önünde bulundurulduğunda aslında kaybolmam çok da anormal bir durum sayılmayabilir. Evet! Kayboldum!

Her şey Perşembe sabahı okula uykusuz gitmemle başladı. Henüz festivalden kalan kas ağrılarım bile gitmemişti halbuki.. Gözlerim pörtlemiş bir şekilde “Monetary Economics” (Para Politikası) sınavına girip çıktıktan sonra birazcık daha rahat nefes alabilir hale gelmiştim. Elimde benim boyutumu, taşıyabilme kapasitemi ele alırsak tonlarca sayılabilecek ağırlıkta kitaplar vardı. Hepsi kafamdan kalın, boyumdan uzun, gövdemden büyüktüler. Ve ben onları bir torbada taşımak zorundaydım. Bazı kitaplar Akın’ın olduğu için 13.30 gibi Beşiktaş’ta buluşup ona teslim edecektim. Planım tıkır tıkır işliyordu. İşlerim ilk defa ayarladığım gibi gitmiş, saati saatine yetişebilir duruma gelmiştim. Şile’den İstanbul’a tam 1 saatte gelmiştim; Levent Metro’dan Beşiktaş’a da yarım saatte inerdim ve tam saatinde Akın’la buluşurdum. Sonra
hemen kitapları verir, evime gelir yemeğimi yediğim gibi hemen yatardım. Ne güzel planlarım vardı halbuki.. (A) Ama.. Amaa…

Levent’te Metro’da indim, karşıya geçtim ve Beşiktaş’a inmek için otobüse bindim. O kadar yorgundum ki o an için otobüsün boş olması, Beşiktaş’a gitmesinden daha önemli gibi geldi. Tabelasına bakmadan atıvermişim kendimi içeri! Daha 1 durak geçmeden otobüs abuk subuk bir yere sapmasın mı?!! Zaten yeterli miktarda var olan mide bulantım arttı, şekerim çıktı, panik stres hipertansiyon olmadım mı? Hemen düğmeye bastım ve ilk durakta inip karşıya geçip Beşiktaş’a giden bir otobüse binmeyi planladım. Ama “Çamlık” diye adlandırılan bu ulvi duraktan hiçbir otobüs geçmiyordu! Taksi filan da hak getire! Kaldım mı ben elimde kendimden büyük bi torba, koskoca çanta, ölmüş bir vaziyette taksisiz, otobüssüz kıyıda bir yerde! Son çare psişik güçlerimi kullanıp “evet, gözlerimi açtığımda Beşiktaş’ta olacağım” bile dedim; işe yaradı mı yaramadı mı burada söylemeye hiç gerek yok! 8o| Gözlerimi açtığımda telefon çaldı onun yerine. Akın’dı tabi ki. daha tek kelime ettirmeden “Ya Akın, Çamlık diye bi yerde indim. Yanlış otobüse binmişim” gibi bıdı bıdı cümleler kurunca “Tuğçe, sakin ol tamam kaçta gelirsen gel sağlam gel” cevabıyla karşılaşınca rahatladım biraz. Önüme çıkan ilk kişiye sorup nereden yürümem gerektiğini öğrenince daha bir rahatladım. Yürü, yürü, yürü, bu arada torban o yüke dayanamayıp kopsun, sen onunla uğraş bir de, sonra ayakkabı bağın ikide bir çözülsün, ellerini torba kessin artık taşıyacak gücün olmasın, bir sürü zaman ve enerji kaybet… Ahhh ahhh.. Neyse, sonunda Beşiktaş’a inen ana yola çıktım ve  neredeyim diye algılamaya çalışırken kaderin bir cilvesiyle karşılaştım diye düşünmeden edemedim. Burası, servisten indiğim yerdi ve ben tekrar Metro’nun olduğu yerdeydim. Hayatımda hiç bu kadar deja vu olmamıştım :hıı: Hâlime öyle bir sırıttım ki yanımdan geçenler de bana aptal aptal sırıttı, çok komikti :Ç Yaklaşık 1 saat önceki yaptığım her şeyi tekrar yaptım. Yanlış yöne sapan bir otobüse binmek dışında tabi! Şaka gibiydi yani… Böyle bir fiyaskonun ardından benimle alay etmek için fırsat gözleyen Akın’la buluşmak da tam bir—Düşündüm de asıl fiyasko buydu. O sırada annem aradı, Akın’ı isteyip “aman sakın yanlış otobüse binmesin yanlış yola sapmasın” diye tembihler etti, ikisi bir olup benimle alay ettiler :ühüh: Öyle şuursuz bir haldeydim ki Akın’a hangi kitapları vereceğimi, hangi yoldan eve gideceğimi, hangi ışıkta karşıdan karşıya geçeceğimi Akın’ın önderliğinde hatırladım. Kaç paralık akbil dolduracağıma bile o karar verdi kal: Buradan kendisine hem teşekkürlerimi sunuyor, hem de hayat boyu bu olayı önüme tekrar tekrar sunacağını bildiğim için de şimdiden peşin olarak kendisini kınıyorum.

Aslına bakarsak, insan hayatında böyle şeylerle çok karşılaşmıyor mu? Farkında olmasak bile hayatta birçok kez başladığımız yere geri dönmüyor muyuz? Birçok planla ve umutla başladığımız bir noktadan ulaşmak istediğimiz noktaya giderken çok çaba harcamamıza ve var gücümüzle çalışmamıza rağmen tekrar en başa döndüğümüzü, bir arpa boyu kadar bile yol alamadığımızı görmüyor muyuz? Tıpkı Linkin Park‘ın “In The End” şarkısında dediği gibi: “I tried so hard and got so far; but in the end it doesn’t even matter…” Uğraşlarımızın hiçbir fayda sağlamadığını gördüğümüz zaman duyduğumuz türden sinir, öfke, nefret, hissizlik başka ne zaman duyulur acaba? Nedendi o zaman bu kadar çaba? Madem aynı yere gelecektim neden uğraştım, neden zamanımı ve enerjimi, üstelik umudumu harcadım diye sormaz mıyız? Aslında ben sormuyorum.. Sormamak lazım diye de düşünüyorum. Belki de o süreci yaşamamız gerekiyordur. Hiçbir anlamı olmayan bir süreçmiş gibi görünmesine rağmen “hayat tecrübesi” adı altında bize mutlaka bir şeyler kazandırıyordur. Kaldı ki, bir şeyin olumsuz sonuç vereceğini veya hiç sonuç vermeyeceğini yaşayıp görmek, ne sonuç vereceğini bilmemekten iyidir.

Yazımı burada sonlandırmak istiyorum; lâkin gecenin bir yarısı oldu ve uzadıkça saçmalayabilirim. Yazı yazmadığım bu süre içerisinde bana mail gönderip yazmamı isteyen herkese çok teşekkür ediyorum. “msn de online olacağına git de bişiler yaz sitene… Yeter be Tolkien’in kitapları için bile bu kadar merakla beklemedim benve “hangi ünv deydin sen tuce? hayır yeter bak protesto için ünvye gelicem yeter ^o)” deyip deyip beni yazmaya teşvik eden Serhat‘a, final zamanlarımda fıkralarla ve kişisel iletileriyle keyfimi yerine getiren Serkan‘a, shoutbox’ımda kendimi özlettiğimi söyleyen Fatih‘e ve yazı yazmamı isteyen diğer arkadaşlarıma çok çok teşekkür ediyorum. Ama Sera‘yı özellikle belirtmek istedim; çünkü en iyi o ifade etmiş.. O kadar çok istemiş ki yeni yazı yazmamı, söyleyememiş bile: “Yeni yazı istiyere” deyip kalmış :Ç Tişkür ederim Sera :M Sen de olsaydın festival daha bi güzel olurdu seneye mazeret kabul etmiyoruz =)

Hayatımız İnternet Olmuş!

Yarıyıl tatili bitti… Bir şey anladım mı? Bu soruyu es geçmek istiyorum mümkünse! :@

Son 1 haftadan beri -belki de daha fazla- internete girmedim. MSN‘i açmadım, Facebook‘a girmedim, kendi siteme bile girmedim. Hatta uzun bir süre maillerimi bile kontrol etmedim. Neden yaptım bunu? Hem internetsiz bir hayatın nasıl olduğunu unuttuğum ve belki de özlediğim için, hem de tatilimi sanal ortamdan çok gerçek ortamda geçirmek istediğim için. Çok değişik sonuçları oldu. Kendimi deney yapmış gibi hissediyorum ve bu deneyin sonuçlarını sıralamak istiyorum:

1) Sanal ortamda alışık olduğumuz hareketlerin gerçek ortamdaki karşılıklarını özlediğimi fark ettim. Bu hareketler kötü bir şeyler ifade etse bile.. Mesela; MSN’de birini engellemenin karşılığı ona bağırmak veya kötü sözler söylemek, Facebook’ta birinin fotoğrafını “tag”lemenin karşılığı buluştuğunuz arkadaşlarla fotoğraf çektirmek, MSN’de birini titreştirmenin karşılığı o kişinin suratına “Heeey beni dinliyor musun?!?!” veya “Kendine gel ve beni dinle” demek, yine MSN’den birine şarkı göndermenin karşılığı o kişinin gözlerine bakarak o şarkıyı söylemek, birine mail göndermenin karşılığı küçük bir zarfa bir şeyler karalayıp onu elden vermek -böylece o kişiyi her hatırlamak istediğinde bilgisayarı açmak zorunda kalmazsınız-, internetten manzara fotoğraflarına bakmanın karşılığı bizzat o yerlere gidip o havayı solumak olabilir.. Özlemişim.. Gerçekten çok özlemişim.
2) Artık hiç kimsenin sizin bir gün bile olsa internete girmemenize olasılık vermediğini fark ettim. MSN’e günler sonra girince daha önce aldığım mesajlar o an yığıldı ve birçoğunda beni rahatsız eden cümleler vardı. Mesela; “Tuuuğğğççeeee!! Nerdesin bak orda olduğunu biliyorum hemen çık“, “Niye cevap vermiyosun bu saatte MSN’de olduğunu biliyorum ayıp ediyosun ama hani konuşacaktık?” veya “Hadi dün girmedin diyelim bugün de mi girmedin dün yazdığım şeyleri görmedin?” gibi cümleler. Yani inanamıyorum.. Elma dersem çık, armut dersem çıkma, açıl susam açıl, damlaya damlaya göl olur tarzında cümleler yazacaklarına o kadar merak ettilerse telefondan arayıverselerdi bu arkadaşlar.. Aslında iyi oldu bir bakıma. Bu sayede “Aaa Tuğçe internetteymiş bi merhaba diyeyim bari” deyip internete girmeyince de cevap vermemekle suçlayanlarla “Ya Tuğçe kaç günden beri yok dur bi arayayım şunu” deyip arayanlar arasındaki farkı da anlamış oldum. Bir de şu olay var: Facebook’a girdiğim zamanlarda çıkmayı unutuyorum ben :Ç Yani sayfa öylece açık duruyor, ben içeride televizyon seyrediyorum, camdan bakıyorum, kitap okuyorum vs vs. Fakat beni Facebook’ta çevrimiçi gören bazı arkadaşlarım “orada olduğunu görüyorum yakaladım seni hahaha” tarzında ilginç bir fikre kapılıyorlar. Şahsen, kendi internet ortamımda kimseden kaçıp saklanmak gibi bir zorunluluğum, zevkli bir şeyi işkence hâline dönüştürmek gibi bir niyetim yok. Bilgisayar başında değilsem değilimdir, cevap vermiyorsam kişisel algılanmasın lütfen..
3) Tatil boyunca akşamları eve gelir gelmez bilgisayara sarılıp sanki biri onu kaçıracakmış veya elimden alacakmış gibi hareket etmek yerine eşofmanlarımı giyip içeride ailemle televizyon seyredip lagaluga yaptım :M Sadece ders programı almak için internete girdim ve o gün delirdim zaten. İnternetten ders programı almak kadar iğrenç bir şey yok! Allah düşmanımın başına vermesin.. Versin mi yoksa? ^o)
4) Her şey iyi hoş da, 1 haftanın sonlarına doğru ellerim titremeye, salyalarım akmaya başladı. Kısmi nöbet geçirdim geçirecektim ki internete zor attım kendimi :) Çünkü her şeyim internette. Her şeyde internete koşuyorum. Mesela; artık sözlük kullanmıyorum ve bilmediğim bir kelime olunca anında ya TDK ya da Seslisözlük yetişiyor imdadıma. Bir film hakkında bir şeyi merak ettiysem IMDB ve Beyazperde ilk baktığım sitelerdir. Bir yerin adresi veya telefonu lâzım olsa hemen internete koşarım. Daha da bir sürü şey.. Yani interneti hayatımdan çıkarmam elbette imkânsız.
Başka sonuçlar varsa da şu anda aklıma gelmiyor; çünkü aklım pek yerinde değil. Yine grip yapacağını yaptı ve tatilde bile beni buldu, bir türlü bırakmıyor. “Artık ayrılmalıyız, ayrı dünyaların insanlarıyız” diyorum, “Seni bırakamam Tuğçe, sen mükemmel bir kızsın, bence biz birbirimiz için yaradılmışız neden anlamak istemiyorsun?” diyor; ben “ama ben seni sevmiyorum tek taraflı bir aşk bu” diyorum, o “neden bana bir şans vermiyorsun” diyor. Şimdilik o kazanıyor gibi, ama onu antibiyotikle aldattığımı öğrenince muhtemelen beni kendi isteğiyle terk edecek..

Sanırım son birkaç cümle akıl sağlığım hakkında bilgi vermiştir sizlere :M Saygılar efenim..