Film Şeridi…

Hayatımın bir filmi çekilse.. Liseden itibaren neler yaşıyorum, hangi olaylar karşısında ne tepki veriyorum, neler hissediyormuş gibi görünüyor ve aslında neler hissediyorum.. Hepsi ve daha fazlası bana seyrettirilse. Hayatım film şeridi gibi gözümün önünden gerçekten geçse yani.. Otursam, başka insanların canlandırdığı hayatımı seyretsem. Ne güzel olurdu. O zaman aklım başıma gelirdi belki. O zaman daha iyi anlardım yanlışlarımı, saçmalıklarımı, veya doğrularımı..

Film olmayacak bir hayat yaşamadım da değil hani. Az senelere çok şey sığdırmışlığım vardır. Kimi zaman koşturmacadan kendimi alamadım, kimi zaman sıkıldım ve yapacak şey bulamadım. Belli bir yerdeyken hep başka yerde olmak istedim, sonra o başka yere gittiğimde de geldiğim yerde olmak istedim. Hayatımda hep özlem duyacağım bir şeyler vardı. Kötü bir şey değil ki bu. Özlem duyduğum için ona ulaşmaya çalıştım. Ona ulaşmak için de uğraş verdim. Bazen ulaştım, bazen ulaşamadım. Ama hepsinde bir şeyler öğrendim. Yine de kendi hayatım sonuçta. Objektif olamam ki. Göz göre göre yine yanlış yaparım. Yine yanlış düşünürüm. Yine yanlış davranırım. Tabi bu hayatımın yanlışlıklarla dolu olduğu anlamına gelmez. Çok doğrularım olmuştur elbet. Ama bir plastik cerrahın yüzlerce mükemmel, sadece bir iki tane kötü sonuçlanan ameliyat yaptığında hep o kötü sonuçların iyilere mâl edilmesi gibi çıkar insanın hayatında yanlışları. Belli bir zamandan sonra daha iyi anlarsın, daha iyi değerlendirirsin hayatını. Belki de o yüzden şu an yaşanması en zor andır bana göre. Geleceği planlamak kolaydır; yapacağım edeceğim dersin. Geçmiş daha da kolaydır; oldu bitti, olmuşla ölmüşe çare yok der geçersin. Biraz daha uzatırsam yazı amacından çıkacak gibi görünüyor. Sanırım kendi hayatım yerine başkalarının hayatlarını seyretmeye devam etmeliyim. Hemen bir film kapmaya gidiyorum..

Sinema Film Seyretmek İçindir!

Bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, devamlı bir meşguliyet hâli, zaman kavramını yitirmek; ama yine de eğlenmek ve kısacık anlara çok şey sığdırmak.. İşte üniversitedeki son dönemimin kısaca -hatta çok kısaca- özeti.. Mezun biriyim artık. Yurt hayatım sona erdi :( Çok güzel bir 4 sene geçirdim. Bununla ilgili yazacağım çok şey var ama ben sonraya saklıyorum; çünkü ekranın karşısında tekrar duygulanıp sular sellerle uğraşmak zorunda kalmak istemiyorum.

Benim için yaz tatiline girmek her ne kadar gezmek, tozmak, eğlenmek anlamına gelse de öldürücü sıcaklarda evde oturup film seyretmek ve kitap okumak da ayrı bir zevk. Bilenler bilir, film hastasıyımdır. Hele yazın, özellikle geceleri korku, gerilim filmleri seyretmeye bayılırım. Onların rüyama girip beni maceradan maceraya sürüklemesine ayrıca bayılırım –evet, mazoşistim-. Ali’yle geçen haftalardaki bir buluşmamızda sinemaya gitme kararı aldık ve Sandra Bullock‘un “Proposal (Teklif)” filminden çıktıktan sonra ne kadar doğru karar veriyoruz diye kendimizi sevdik. İnsanın kendi kendini sevmesi kadar enteresan bir durum yok; ama değineceğim konu başka şu anda.. Tipik Sandra Bullock filmlerinden çıkıldığı zaman insanın yüzüne yayılan şapşal bir gülümsemeyle mutlu bir şekilde sinemanın çıkışına doğru ilerlerken ilginç bir bilet alma olayına şahit olduk! Şimdi bir çiftimizin o müthiş(!) bilet alma sahnesi geliyor ekranlara:

Erkek (yanında kız arkadaşı sağa sola bakarken): Bu “Teklif” filmi büyük salonda mı oynuyor?
Gişe Memuru: Evet.
Erkek: Bize en arkadan iki tane.

Hııı?!? kal: :hıı: Ali’yle birbirimize bakıp yolumuza devam etmemizi görecektiniz :Ç Bir niyet bu kadar mı belli edilir? İkimiz de adamın “mümkünse en arkaya başka bilet satmayın, sadece biz olalım” demesini bekledik ama neyse ki onu demedi. Aklıma direk “Contemporary Cinema” dersimize gelen hocamız Süha Çalkıvik’in cümleleri geldi:

“Arkadaşlar, sinemada sevişmeyin. Lütfen!! Rica ediyorum, sinemada sevişmeyin. Sinemaya film seyretmek için gidin. Baktınız ki gerçekten zor durumdasınız, çaresizsiniz ve gidecek bir yeriniz yok gelin benden anahtar isteyin valla evimin anahtarını veririm. Ama sinemalarda böyle şeyler yapmayın!”

:Ç Hocamı bir kere daha saygıyla anıyorum.. Ve ölesiye katılıyorum..

Mezuniyete Doğru..

Biliyorum, uzuuuun bir ara verdim. Ama adı üstünde: “ara“. Mutlaka geri dönüşü olacaktı. Canım sitemi terk edebilir miyim ben? Gerçi bu yazı yazma süreci biraz daha uzayacaktı. Eğer Cem‘in, Ergun Dayımın, annemin ve Bilal‘in uyarıları olmasaydı :)

Bu dönem son dönemim. 4. sınıf bitiyor, inanamıyorum. Daha yeni başlamıştım halbuki. Mini mini 1’lerdim daha.. Şimdilerde ise mezuniyetten konuşur oldum. Son dönemim normalden biraz daha hareketli geçiyor. Sadece 3 ders alıyorum halbuki. Halk arasında bunu söylediğim zaman suratıma dövecek gibi bakıyorlar. Ben de söylemeyi bıraktım.. Yoksa bırakmadım mı? ^o) Aklımda bir sürü şey var.. Dönüp duruyorlar.. Şimdi birkaçını buraya aktarınca beynime siz de acıyacaksınız:

– 3 ders almama rağmen 6 ders alıyor gibiyim. Hele bir tanesi var ki.. Proje, makale analizi, sunum derken ohooo.. İsmi Turkish Economy. Proje taslakları için son teslim tarihi 4 Mayıs’tı. Ama biz geçen hafta hocadan 1 hafta daha müddet istedik, o da kabul etti. Fakat şöyle bir durum var ki, hoca teslim tarihini erteledikçe ben de taslağı hazırlamayı erteliyorum. Böylesine bir kısırdöngü içerisindeyim :ühüh:

– Alt komşularımız sürekli pastırma yapıyor. Bu ne biçim mide anlamadım ki ben bunu :hıı: Apartmana her girişimde, kapılarının önlerinden her geçişimde artık refleks olarak burnumu tıkıyorum!

– Bugün otobüste yurdum insanının müthiş(!) zekasına bir kez daha tanık oldum. Otobüs camındaki “Lütfen sigara içmeyiniz” yazısındaki “mey” kısmını silerek “Lütfen sigara iç   iniz” mesajı veren zihniyeti tebrik mi edeyim yoksa aynı zihniyete teessüf mü edeyim şaşırdım kaldım..

– Bu aralar Scrabble’a acayip sardım. Oynamaya doyamıyorum resmen.. Ali Scrabble’ı sevmeseydi napardım onu da bilemiyorum.. Neyse ki alıştırdım, artık paso Scrabble oynuyoruz :)

– Son dönemimde kütüphanemizi öyle bir yenilediler ki gırtlağıma oturdu kaldı acısı.. Ne aşağı iniyor, ne de yukarı çıkıyor.. Öyle bir manzarası var ki deniz, dağlar, yeşillik off off.. Fena yani.. Ders çalışmasanız bile alın kahvenizi manzarayı seyredip dedikodu yapın :Äž Ama biz çalışkan öğrenciler olaraktan neredeyse her akşam kütüphaneye gidiyoruz. Son dönemimde doyayım şu kütüphaneye diyorum ama doyacağım gibi görünmüyor; gözüm arkada gideceğim resmen. Masalar, sandalyeler, raflar, bilgisayarlar öyle bir düzenlenmiş öyle bir çalışma ortamı yaratılmış ki bizlere birbirimize bakıp bakıp çalışmak kalıyor. Farkında olmadan birbirimize gaz veriyoruz; lâkin dersle alakası olmayan tipler bile kütüphanede kitap kurdu olup çıkıyor. Buradan da görüntünün ve/veya uygun bir ortamın motivasyon üzerindeki etkilerini anlamak mümkün :)

– Odamı anlamakta zorluk çekiyorum. Ben topluyorum.. Peki, tamam, yakalandım.. Toplar gibi oluyorum. Ama sonra her şey yerli yerine oturuyor yine. Yerli yeri dediğim eski dağınık hali. Umutsuzum, çaresizim :ühüh:

– Bugün Cem’le İstinya Park’ta gezerken 23 Nisan Çocuk Bayramı‘nı uzun zamandan beri ilk defa bu kadar yakın yaşadığımı fark ettim. Aslında herhangi bir şey fark edecek durumda da değildim. Her yer bıcır kaynıyordu. Bıcır bıcır da konuşuyorlardı. Biri balonun üstüne oturmaya çalışıyor, diğeri de balonu inceliyordu. Keşke bizim de tek derdimiz balon olsa..

Bu son madde iyi oldu. Buradan bütün çocuklarımızın 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı kutluyorum. Çocuk olmayanlar! Üzülmeyin! Sizin de içinizdeki çocuğun bayramı kutlu olsun! -en azından ben kendimi böyle avutuyorum-.Yazımın başlarında beynime acıyacaksınız dedim. Haklıymışım değil mi? :M

Dipnot: Sevgili Cem, “bugün son günün. 12’ye kadar yazı yazmazsan siteni kapatacağım” uyarısı -yoksa tehditi mi desem- sanırım işe yaradı ama sakın bir daha kullanayım deme.

Büyük Olmaktan Sıkıldım…

Hayal ediyorum.. Çocukluğuma geri dönüyorum bir süreliğine.. 4-5 yaşlarıma..

uyku

Sabah Susam Sokağı ile başlıyorum güne. Annemin kahvaltı edişini ve anneannemle sohbet edişini seyrediyorum. Sonra annem işe gidiyor beni iki yanağımdan öpüp sıkı sıkı sarılarak. Bir sürü tembihte bulunuyor anneannemi üzmemem, uslu durmam konusunda. Ben de onu öpüyorum ve söz veriyorum, hiç yaramazlık yapmayacağım. Sonra çocukluğuma şu an bulunduğum taraftan bakıyorum, ne kadar da kolaymış o zaman verilen sözleri tutmak. Ne kadar tutulabilir sözlermiş o yaşlarda verilen sözler. Sonra yine dönüyorum o yaşlara..

Anneannem kahvaltımı hazırlamaya başlıyor ve sofraya çağırıyor beni. Yatakta yemek yenmez çünkü :) Yumurtayı karıştırıp karıştırıp ağzıma tıkıyor. Ağzıma tıkıyor diyorum, çünkü o kadar zor yemek yiyorum ki.. Bazen evin içinde koşturuyorum, anneannem elinde kaşık ve tabak arkamdan koşturuyor. Bazı öğle yemeği saatlerinde ben bir koltuğun tepesinden diğerine atlıyorum, anneannem yine elinde kaşık ve tabak beni takip etmeye çalışıyor. Bunların işe yaramadığı zamanlarda ise saklambaç oynuyoruz. Ben gözlerimi yumuyorum, anneannem saklanıyor. Gözlerimi açtığımda büyük bir hayalkırıklığına uğruyorum çünkü anneannem saklanmamış, sadece koltuğun üzerine oturup üstüne bir örtü örtmüş :Ç Belli ki hemen onu bulmamı istiyor, böylece daha çabuk yedirebilecek bana. Ben ise bunu o zamanlarda algılayamıyorum, zannediyorum ki saklanacak yer bulamadı ve bunun iyi bir yöntem olduğunu düşünüyor. Hemen bulmuyorum onu.. İçeriye gidiyorum arıyorum her yeri. Çünkü onu hemen bulursam üzülür iyi bir yere saklanamadım diye. O yaşlarda bu kadar incelik.. Korkuyorum :ühüh: Ahh anneannecim ahh ne kadar da uğraşmışsın benimle. Düşündüm de bizden iyi karikatürler çıkarmış..

Kahvaltımı ettikten sonra dayım uyanıyor.. Geliyor yanıma, şakalaşıyoruz. “Ömrüm” diye seviyor beni.. O zamanlar bilmiyorum ben 22 yaşına bile gelsem beni bu şekilde seveceğini :) Dayımın aldığı bebeklerle oynuyorum. Sonra üst komşumuz geliyor. Bana oyuncak tencere tava takımı almış. Havalara uçuyorum! Sonra uyku zamanım geliyor ve ben iki tane tek koltuğu birleştirip arasına yatıyorum. Küçücük yere sığıyorum. O kadar rahat bir uyku ki o, kafam o kadar rahat o kadar kaygısız ki.. Hemen dalıyorum uykuya. Hiçbir kötü şey görmemişim ki o zamanlar, öyle güzel rüyalar görüyorum ki..

Uyanıyorum ve sokaktan arkadaşlarım çağırıyor beni. Yemek yiyip iniyorum aşağıya. Top oynuyoruz, seksek oynuyoruz, taş kırıyoruz, birbirimizin kafasını kırıyoruz.. Beyaz olarak çıktığım eve siyah olarak dönüyorum annemin gelmesiyle birlikte. Hep birlikte yemek yiyoruz..

Sonra annem ve anneannem bana küçük bir oyun yapıyorlar. Annem gelip bana gizli bir şey söylüyor ve anneanneme söylememem için uyarıyor. Bunun adı “sır“dır, diyor. Sonra annem uyumaya gidiyor -daha doğrusu gidiyormuş gibi yapıyor, şimdi anlıyorum :)– anneannem yanıma gelip o konuyla ilgili bir şey soruyor. Ben hiçbir şey söylemiyorum.. Annemin bana o konuyla ilgili bir şey söylediğini bile belli etmiyorum. İkisi de mutlu tabi bu numaranın sonunda. Çünkü kızları sır tutmasını biliyor :)

Düşünüyorum da dönmek istemeyeceğim, acılarla üzüntülerle geçen bir çocukluğum da olabilirdi. Ne kadar şanslıyım ki çocukluğumun her aşamasının tadını çıkardım. Bir de üstüne tadı damağımda kaldı. Dün Sertap Erener‘den “İncelikler Yüzünden” şarkısını dinlerken belki de bu yüzden tuhaf oldum. Gözde’mle bizim şarkımız bu. Üzüldüğümüz, kırıldığımız, mutsuz olduğumuz zamanlarda bu şarkıyı dinleriz birlikte.. İleriki yaşların bana verdiği en büyük hediyelerden biridir bu eşsiz insan :M

Her ne kadar öpücüklerle yatırılıp üstümün minik battaniyelerle örtüldüğü yatağıma geri dönemiyorsam da bunu hayal etmek bile güzeldi. Şimdi sanırım gerçeğe dönme zamanı..

Birtanem

Bu kelime çocukluğumdan beri kafamı karıştırmıştır. Eğer birisi senin birtanen ise, o tektir; sadece ona demen gerekir. Hayatımızdaki “birtane“yi çok özenli seçmemiz gerekiyor kanımca. Halbuki evimize misafir geldiğinde onların çocuklarına annem “birtanem” derdi. Ama aynı zamanda bana da “birtanem” derdi. Yolda bir tanıdığını gördüğü zaman ona da “birtanem” derdi. O kadar küçük yaşta bunu nasıl düşünürdüm bilmiyorum ama “birtanem“in sadece bir kişiye denilmesi lazımdı! Adı üstünde “bir“tanem.. O yaşlardan belliymiş ayrıntıcı bir kız olacağım. Büyüdükçe okuldaki öğretmenlerimin de değişik öğrencilere “birtanem” dediklerini duyardım ve bana demelerini istemezdim. Bir gün bir öğretmenim bana da dedi.. İçimden “hayır, yalan söylüyorsun ben senin birtanen değilim, senin birden çok birtanen var ama bu olmamalı, bana olmadığım bir şeyi söyleme!” demek istedim çok ama diyemedim tabi :)

Artık çocuk değilim. Ama hâlâ aynı soru işareti var kafamda. Geceleri uyuyamıyorum bu soruyu düşünmekten. Yemek yiyemiyorum. Sokağa bile çıkmak istemiyorum. Oturup bunu düşünmekten hiçbir şey yapmaya fırsatım kalmıyor. Ama cevabı bir türlü bulamıyorum. Biri bana yardımcı olabilir mi? :ühüh: